1
« Son İleti Gönderen: KOYLU Bugün, 10:49:32 ÖÖ »

Zulümden Uzak
Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de müminlere hitaben mealen şöyle buyuruyor:
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız.” (Âl-i İmrân, 110)
Mümin kimse zulmün her çeşidinden uzak duran kimsedir. Eziyet etmek, işkence ve baskı kullanmak zulüm olduğu gibi, birinin hakkını çiğneyip adaletten sapmak, bir şeyi eksik veya fazla yaparak işin hakkını vermemek de zulümdür. Hatta kişinin “Allah’ın hakları” diye tabir edilen kişisel ibadetlerini ihmal etmesi de kendisine zulümdür. Çünkü ebedi hayatını mahvetmektedir.
Yüce dinimiz İslâm’ın ilk yükümlülük olarak öngördüğü “iman”, kelime olarak “zulüm”le zıt anlamlıdır. Çünkü iman güven manasınadır. Müslüman kimse ilk başta güvenilir olan, kimseye zarar vermeyendir. Nitekim Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. buyurmuştur:
“Müslüman, elinden ve dilinden müslümanların güvende olduğu kimsedir.” (Buharî; Müslim)
Müslüman ne kendine ne başkasına, ne insana ne hayvana zulmetmeme hassasiyeti taşır. Bütün işlerinde zulüm ihtimalini daima akılda tutar. Zulme ve zalime karşı da susmaz, zulmü reddeder ve elinden geldiğince engeller.
Bir müminin davranışlarını belirleyen sınır adalettir. Adalet de ilk akla geldiği üzere suçluların yakalanmasından, hak ettiği cezayı bulmasından ibaret değildir. Zulüm nasıl Cenab-ı Hakk’ın koyduğu sınırları aşmaksa, adalet de tek başına ve toplum içinde bu sınırlar içinde bulunmaktır.
Müslümanların zulüm ve fitneye karşı en büyük silahı barış ve kardeşliktir. Cenab-ı Mevlâ bizlere mealen şöyle emrediyor:
“Topunuz Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, biribirinizden ayrılmayın ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Sizler birbirinize düşmanlar iken o sizin kalpleriniz arasında ülfet oluşturup sizi yaklaştırdı da nimeti sayesinde uyanıp kardeş oldunuz. Hem sizler ateşten bir çukurun tam kenarında bulunuyordunuz da o tuttu, sizi ondan kurtardı. Şimdi size ayetlerini böyle beyan ediyor ki Allah’a doğru gidebilesiniz.” (Âl-i İmrân, 103)
Büyük günahlar içinde insanları en çok felakete sürükleyeni zulümdür. Zira Allah Tealâ kendisine karşı yapılan isyanı affedebileceğini, kul hakkını ise helal ettirip gelmemizi emir buyuruyor. Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’in şu uyarısı meselenin ciddiyetini de göstermektedir. Efendimiz s.a.v. buyuruyor:
“Mazlumun bedduasından sakın! Çünkü o bir ateş kıvılcımı gibi semaya yükselir.” (Hâkim, Camiü’s-Sağîr)
Güçlü ya da zayıf, hemen herkes zulme maruz kalmakla birlikte, zulmün genelde kimsesiz, sahipsiz, biçare kimseler üzerindeki tesiri daha can yakıcı oluyor. Allah Tealâ zalimleri sevmediğini, (Bakara, 57) zalim bir toplumu hidayete erdirmeyeceğini, (Bakara, 258) kıyamet gününde onların yar ve yardımcısı olmayacağını (Âl-i İmrân) açıkça buyurmuştur.
Bir müslümanın temel karakteri ve hedefi daima adalet üzere olmaktır. Adalet işlerin maddi ve manevi olarak yolunda gitmesini sağlayan tek unsurdur. Zulüm geçici bir sistem kurabilir, fakat asla devamlı olmaz. Zulmün yaygın olduğu bir ortamda her çeşit fitne ve fesat da yaygın olur. Haksızlıklar artar, rüşvet çoğalır, hırsızlık yaygınlaşır, hukuk sistemi doğru işlemez. Hukuk işlemediği için insanlar gayrimeşru yollara yönelirler. İslâm’ın zulüm konusunda gösterdiği hassasiyet işte bu noktada bir kez daha önem kazanır. Zira müslüman kişi hayatı bir bütün olarak düşünür ve en küçüğünden en büyüğüne zulmün her türlüsünden sakınır.
Müslüman zulmetmeyeceği gibi, zulme engel olmayı da kendi onuru sayar. Zulme uğrayana sahip çıkar. Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. bir gün buyurdu ki:
– Kardeşine zalimken de zulme uğramışken de yardım et.
Sahabiler:
– Ya Rasulallah, zulme uğrayana yardım edebiliriz. Fakat zalime nasıl yardım ederiz, diye sordular. Buyurdu ki:
– Onu zulümden alıkoyarsın, bu da ona yardımdır.” (Buharî)
Hadis-i şerifte de gördüğümüz gibi, müslümanın zulme karşı tavrı zalimi de mazlumu da içine almaktadır. Mazlumu himaye ederken zalimin de kendisine zulmettiğini, ahiret hayatında hesaba çekileceğini hatırlatır, gittiği yoldan çevirmeye çalışır.
Ahir zamanda insanlığa yapılacak en güzel hizmet, zalimi de mazlumu da içinde bulunduğu karanlıktan kurtarmak olacaktır.
Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. bir sefer esnasında sahabe-i kirama şöyle hitap etmiştir:
“Zandan, sebepsiz ithamda bulunmaktan sakınınız! Çünkü zan sözlerin en yalanıdır. Birbirlerinizin ayıplarını görmeye ve duymaya çalışmayınız. Karşılıklı çekişmeyiniz. Birbirinize haset etmeyiniz. Buğz etmeyiniz, birbirinize sırt çevirmeyiniz. Allah kullarına nasıl emretmişse öyle kardeş olunuz!
Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu hor görmez. Takva, (kalbine işaret ederek) işte buradadır. Takva işte buradadır.
Kişiye şer olarak müslüman kardeşini hor görmesi yeter. Her müslümanın diğer müslümana karşı ırzı ve malı haramdır. Muhakkak Allah sizin şeklinize ve bedenlerinize bakmaz. Kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Buharî; Müslim)
Sözü büyük alimlerimizden Ebu Said Muhammed Hadimî k.s. hazretlerinin müslümanın zulme karşı tavrını açıkladığı cümleleriyle bitirelim:
“Müslüman zulmü reddeder, zulme engel olur. Komşusunu gözetir, sahip çıkar, onu korur. İnsanları ayıplamaz, onları şüphe içinde bırakmaz. İnsaf sahibidir, her şeyi insaf terazisinde tartıp değerlendirir. Kişilerin haklarını yerine getirmekte acele eder. ‘İnsan iyiliğin kölesidir’ sözü gereğince iyiliğe meyleder. İyilik üzere olur. İnsanların mübah sınırlar çerçevesinde tercihlerinin farklı olabileceğini bilir ve buna göre davranır. İnsanlara eziyet etmez, zulmü terk eder, kendisine yapılan eziyete ise tahammül eder.”
Cenab-ı Mevlâ bizi kendimize ve diğer insanlara zulmetmekten muhafaza buyursun.
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
2
« Son İleti Gönderen: KOYLU Bugün, 10:43:59 ÖÖ »

Dosdoğru Yolun Dört Zırhı
Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyuruyor:
“Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendisine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle, salihlerle beraberdirler. Onlar ne iyi, ne güzel arkadaştırlar.” (Nisa, 69)
Sırat-ı müstakim yani dosdoğru yol, en genel tarifiyle İslâm üzere olmaktır. Kulluğun hedefi sırat-ı müstakimdir. Kalp ve sözle, amel ve ahlâkla İslâm dininin gerekleri yerine getirilmeden bu hakikate ulaşılamaz.
Kıldığımız her namazda okuduğumuz Fatiha-i Şerife’de tekrar ettiğimiz bir dua vardır: “Bizi dosdoğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna…” (Fatiha, 6-7). Bu iki kısa ayet, ilk başta verdiğimiz ayet ile tefsir edilmiş, açıklanmıştır. Buna göre istikamet üzere, dosdoğru yolda olmak Allah Tealâ’ya ve Peygamberi’ne itaat etmekle elde edilir. Zaten bu hal üzere olan da nimet verilmiş olanların yolundadır.
Müminler olarak nimet verilmiş olanların yolunda olmak için dikkat edeceğimiz, bir zırh gibi kuşanacağımız haller vardır. Bunlardan ilki takva halidir.
Takva, Allah Tealâ’nın emirlerine ve tavsiyelerine uymak, aksi hal ve davranışlardan sakınmak, korunmaktır. Takva, dinin edeplerini hakkıyla gözetmek, Allah Tealâ’dan uzaklaştıran her şeyden kaçınmak, nefsin kötü arzularını terk etmek, haramlara bulaşmamaktır. Bunun en güzel ölçüsü de bütün söz ve işlerinde Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’e tabi olmaktır.
Hüccetü’l-İslâm İmam Gazalî rh.a. hazretleri şöyle buyurur:
“Takva, günah olması ihtimali olan şeyleri terk edip, günah olması ihtimali bulunmayan şeylere yönelmek; sakıncalı olabilir diye sakıncalı olmayan bazı şeyleri de, hatta bazı mübahları terk etmektir.”
Adamın biri, Emevî döneminin sekizinci halifesi Ömer b. Abdülaziz rh.a.’e şöyle sordu:
– Kul ne zaman takvanın zirvesine ulaşır?
Ömer b. Abdülaziz şöyle cevap verdi:
– Söz gelimi, gönlündeki bütün düşünceleri bir tabağa koyup, onları çarşıda herkese utanmadan göstereceğin kıvama geldiğinde…
Takva en şerefli makamdır. Müminler arasındaki fazilet de takvaya göre belirlenir. Ne ırk ve renk ne de soy ve bilgi fazilet için esas değildir.
Kulun kuşanacağı bir diğer zırh da tefekkürdür. Tefekkür, kulun kainatı, varlıkları anlama ve onların üzerinden Rabbinin kudretini düşünmesi, idrak etmesidir. İstikameti doğru, takva hali ile hallenmiş bir kişinin, bir anlık tefekkürü dahi zikirdir, ibadettir.
Tefekkür, kulun dünyaya aldanmasına, zenginlik ve makamına bakarak gururlanmasına engel olur. Aklını başına almasını sağlar. Adımlarını acziyet idrakine göre atar, işlerini bu şuurla yapar. Müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de beş yüz kadar ayetin sonunda “Hiç tefekkür etmiyor musunuz?”, “Akletmiyor musunuz?” ikazıyla daima düşünmeye, tefekküre davet ediliyoruz.
Olgun mümin olma yolunda lazım olan bir diğer hal de tevekküldür. Tevekkül, sebeplere baş vurup imkanları seferber ettikten sonra neticeler hususunda Cenab-ı Mevlâ’nın takdirine razı olmaktır. Tevekkül, kulun Allah Tealâ’nın vaadlerine hulus-u kalp ile güvenmesidir.
Tevekkül, bazı insanların yanlış anladığı gibi, kişiyi tembellik ve boş vermişliğe sevk etmez. Hatta daha çok çalışıp gayret etmesini sağlar. Çünkü çalışmayı, emek vermeyi, gereken sebeplere baş vurmayı emreden de Cenab-ı Mevlâ’dır. Fakat mütevekkil kimse işlerin/amellerin neticelerini kendinden bilmez, her şeyin O’nun iradesi ve kudreti ile vuku bulduğunu bilir.
Âriflerden Maruf-i Kerhî k.s. şöyle buyuruyor:
“Kim Allah Tealâ’ya tevekkül ederse, O’na sığınır ve güvenirse, Allah Tealâ onun yardımcısı olur.”
Şakik-i Belhî k.s. da şöyle buyurmuştur:
“Rızık hususunda Allah Tealâ’ya tevekkül eden kimsenin güzel huyları fazlalaşır, cömert olur ve ibadetlerinde vesvese bulunmaz.”
Her müminde olması gereken bir diğer zırh da kanaattir. Kanaat hem elde olanla yetinmek, dünyaya tamah etmemek, hem de elde olanı dikkatli ve ölçülü kullanmaktır.
Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:
“Asıl zenginlik malın çokluğu değil, kalp zenginliğidir.” (Buhârî, Rikâk, 15; Müslim, Zekât, 40)
Bir başka hadis-i şerifte de şöyle buyurmuştur:
“İnsanoğlunun bir vadi dolusu malı olsa, ikincisini ister. İnsanoğlunun gözünü ancak toprak doyurur.” (Buhârî, Rikâk, 10, Tirmizî, Zühd, 27)
Tefekkür, tevekkül ve kanaat, kişinin rızık endişesini ortadan kaldırdığı gibi sırtından dünyayı da indirir. Huzur ve itminan verir. Böylece kul, Rabbinin rızasına erebileceği amelleri daha kolay yapar. Çünkü insanın kalbindeki korkular, dünyalık endişeler Rabbine teslim olmasını zorlaştırır.
Fakat müminin bir zırh gibi kuşandığı haller, onu daha güçlü ve sebatlı bir kul haline dönüştürür. Böylece sırat-ı müstakimden ayrılmaz. Her rekâtta dua ettiğimiz gibi nimet verilmiş olanların yoluna, yani nebilerin, sıddıkların, salihlerin, şehitlerin yoluna istikamet bulur.
Cenab-ı Mevlâ’nın istikamet sahibi kimseler için verdiği müjdeyle bitirelim. Mealen:
“Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip istikamet üzere yaşayanlar (var ya, ölüm anında, kabirde ve mahşerde onların) üzerine melekler iner ve onlara derler ki:
– Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin. Biz dünya hayatında sizin dostunuz idik, ahiret hayatında da sizin dostlarınızız. Çok affedici çok esirgeyici Allah’ın bir ikramı olarak orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır.” (Fussilet, 30-32)
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
3
« Son İleti Gönderen: KOYLU Bugün, 10:41:17 ÖÖ »

Cennetin Anahtarı
Ashab-ı kiramın büyüklerinden Cabir b. Abdullah r.a. rivayet ediyor:
“Adamın biri Allah rasulü s.a.v.’e şöyle sordu:
– Farz namazları kılsam, Ramazan orucunu tutsam, helalleri helal bilip haramları da haram kabul etsem, bunlara bir şey ilave etmesem, ne dersiniz cennete girebilir miyim?
Allah Rasulü s.a.v.,
– Evet, diye karşılık verdi.” (Müslim, İman, 16; Ahmed, el-Müsned, 3/316)
Alimlerimiz “helalleri helal kabul etmek” ifadesini, helal olduğuna inanmak; “haramları haram kabul etmek” ifadesini de, haramlardan kaçınmanın yanında haram olduğuna inanmaktır, diye açıklamışlar. Zaten helalleri helal kabul etmek, onları da işlemek demektir. Buradaki helal ifadesine haram olmayan her şey dahildir. Farz, sünnet, müstehap, mübah…
Helal-haram şuuru olan kişinin helal olanları yapması, insana mübah kılınan dairenin dışına çıkmaması, haramlardan da kaçınması gerekir. Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’in “Cennete girebilir miyim?” sorsununa cevap olarak verdiği evet cevabını bu izah ile anlamak, ona göre amel etmek gerekir.
Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyurmuştur:
“Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri, (kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez. Allah’ın size helal ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin ve kendisine iman etmiş olduğunuz Allah’tan korkun.” (Mâide, 87-88)
Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:
“Beş vakit namazı kılan, Ramazan orucunu tutan, zekâtını veren ve yedi büyük günahtan kaçınan her kişi için cennetin bütün kapıları açılır, hangi kapıdan dilerse cennete girer.”
Bu sözlerden sonra da;
“Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere koyarız.” (Nisâ, 31) mealindeki ayet-i kerimeyi okudu.” (Nesâî, Zekât, 1; İbn Huzeyme, es-Sahîh, nr. 315)
Bir başka hadis-i şerifte de Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:
“Kim ortak koşmadan Allah’a ibadet eder, namazını kılar, zekâtı verir, Ramazan orucunu tutar ve büyük günahlardan sakınırsa, onun için cennet vardır.” (Nesâî, Tahrimü’d-dem, 3; Ahmed, el-Müsned, 5/413)
Bu ayet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerden açıkça anlıyoruz ki, Allah Tealâ’nın rızasına kavuşmak, emrettiklerini yapmak ve nehyettiklerinden sakınmak ile elde edilebilecektir.
Cenab-ı Mevlâ bizi imtihan için yaratmış, bu dünyaya göndermiştir. Bununla birlikte hayrı ve şerri de yaratmış ve peygamberler vasıtasıyla nelerin hayır, nelerin de şer olduğunu öğretmiş, hangisini yapıp hangisinden sakınacağımızı bildirmiştir.
Bir bedevî Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’e gelerek şöyle dedi:
– Ey Allah’ın Rasulü! Bana işlediğim zaman cennete gireceğim bir ameli göster.
Efendimiz s.a.v.,
– Hiçbir şeyi ortak koşmadan Allah’a ibadet edersin, farz namazı kılarsın, farz kılınan zekâtı verir ve Ramazan orucunu tutarsın, dedi. Adam;
– Seni hak ile gönderene yemin ederim ki, asla bunlara bir şey eklemeyeceğim ve eksiltmeyeceğim de!
Adam arkasını dönüp gidince Allah Rasulü s.a.v. şöyle buyurdu:
– Kim cennetlik birini görmek isterse bu kişiye baksın.” (Buharî, 1397; Müslim, İman, 15)
Alimlerimiz bu hadis-i şerifi şöyle açıklamışlardır: Gelen bedevinin farz olan namaz, farz olan zekât, Ramazan orucu ve Beytullah’ı hac ibadetlerine kendiliğinden bir şey eklemeyeceğini söylemesinden maksat, şer-i şerifte yükümlü olduğu emirler içinde bundan başkasını yapmayacağını ifade etmektir. Bu hadis-i şerifte haramlardan kaçınmakla ilgili bir husus zikredilmemiştir. Çünkü soruyu soran kişinin asıl maksadı, cennete girmesini sağlayacak amelin ne olduğunu öğrenmekti.
Müminler olarak bizim, iman ettiğimiz hususlara ve yapmakla mükellef olduğumuz ilahî emirlere sımsıkı bağlı olmamız lazımdır. Haramlardan da Ashab-ı kiram efendilerimiz için söylendiği üzere yırtıcı hayvandan kaçar gibi kaçmalıyız. Böylece dünya hayatında bizden istenileni yerine getirmiş olarak inşallah rıza-yı ilahîye mazhar oluruz.
Cennetin anahtarını bizlere müjdeleyen ayet-i kerime ve nice hadis-i şerif aynı şart ve hükümleri belirtmektedir. Fakat cennetin önünde engel olarak duran hususlar da vardır. Mesela hadis-i şeriflerde kibrin, kalpteki sevgisizliğin, kul hakkına girmenin cennete girmeye mani olduğu ifade edilmiştir.
Bu hükümler de geniş bir sahayı içine alır. Mesela kibir Allah Tealâ’ya karşı gelmekten insanları küçümsemeye, zulmetmeye kadar bütün günahların ana sebeplerindendir. Yine mümin kardeşlerimizi sevememek de öyledir. Seven gıybet etmez, kıskanmaz, haset etmez; sahip çıkar, yardım eder, paylaşır. Zora düştüğünde kurtarır. Kul hakkı da kibir, sevgisizlik ve haramlara dalmanın neticesidir ki, cümlemizi Cenab-ı Mevlâ bunlardan muhafaza buyursun.
Bu hususlara dikkat edip Allah Tealâ’ya korku, ümit, tazim ve tevekkül ile yönelmek lazımdır. O’nun tek ilah olduğunu, yani tevhidi kalbe yerleştirmek ve hayata nakşetmek lazımdır. Bu da, başta kendi nefsimiz olmak üzere Allah Tealâ’dan gayrisinin kalbimiz üzerindeki istila ve hakimiyetini yok ederek gerçekleşir.
Cüneyd-i Bağdadî k.s.’nin “tasavvufun başı da sonu da lâ ilahe illallah’tır” tarifi üzere kelime-i tevhidin hakikatine ulaştığımızda, kalpte Cenab-ı Mevlâ’nın muradı, sevdiği ve istediği dışında ne sevgi, ne irade ne de istek kalacaktır. Himmet ve gayreti bu yüce gayeye yöneltmek gerekir. Belki o zaman “Gir kullarım arasına. Gir cennetime!” (Fecr, 29-30) ilahî hitabı ile şerefyâb oluruz.
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
4
« Son İleti Gönderen: KOYLU Bugün, 10:38:59 ÖÖ »

Mülkün Sahibi İçin
Müberrâ dinimiz İslâm’ın emir ve nehiyleri aynı zamanda dünya hayatımızı da güzelleştirmek, huzura kavuşturmak içindir. Dünyayı doğru anlamak, hayata bakışımızı sağlam bir zemine oturtmak için iman esaslarımız birer mihenk taşıdır. Kalbi iman ile aydınlanmamış, geçici olanı ebediyyetle irtibatlandırmamış kişi, dünya rüzgârlarının önünde savrulur durur.
İbadet ve günlük hayatımızı düzenleyen ilmihal, bir hayat rehberi olarak bize neleri nasıl yapacağımızı öğretir. Böylece hayatımız hem Cenab-ı Mevlâ’nın rızasına uygun hale gelir hem de kalbimiz huzur ve sükûn bulur. Bu sayede asırlar değişir, insanlar değişir, fikirler değişir, fakat müslüman toplumların dünya, hayat ve ahlâk algıları değişmez. Zira Müberra Dinimizin öğrettiği güzellikler geçici ve sadece belli bir zaman dilimine has değildir.
İtikadımız, ilmihalimiz, ahlâkımız zaman ve mekân üstü, bütün çağları kuşatıcı bir özelliğe sahiptir. Bu yüce fazilet ve hasletler vesilesiyle müslümanlar kendilerini, çevrelerini ve dünyanın meselelerini daha sağlam bir zeminde değerlendirip, üzerlerine düşen görevi yaparlar.
Mesela fakirlik meselesi son yüz yılın en önemli problemlerindendir. Bir tarafta hızla sanayileşen ve zenginliğine zenginlik katan güçler varken, diğer tarafta gittikçe fakirleşen insanlar ve toplumlar vardır.Şüphesiz, hiçbir dünyevî sistem bu meseleye çare olmayacaktır. Elbette ideolojilerin ve ekonomik sistemlerin vaadi refah ve adalettir. Fakat hiçbiri bunu başaramadığı gibi, bir toplumu görece olarak zenginleştirirken başka bir toplumu açlığa mahkûm etmiştir. Yani refahın hem devamlılığı hem kuşatıcılığı sağlanamamıştır
Müberra dinimiz İslâm, elden geldiğince Allah yolunda infak etmeyi emreder. Demek ki çözüm de buradan başlar. Bizim imanımıza göre mülk Allah Tealâ’nındır. Dünyevî mülke sahip kimsenin malik oluşu aslî değildir ve geçicidir. Dolayısıyla asıl Mâlik’in emri doğrultusunda mülkünü harcaması, infak etmesi gereklidir. Cenab-ı Mevlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: Maldan harcadığınız şey, ebeveyn, yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular için olmalıdır. Şüphesiz Allah yapacağınız her hayrı bilir.” (Bakara, 215)
İnsanlar sanki Allah yolunda harcamayı, mallarının ellerinden çıkıp gitmesi, dışarıdan birine verilmesi gibi düşünüyorlar. Oysa Cenab-ı Mevlâ bizi öncelikle anne babamızla, eşimiz ve çocuklarımızla sorumlu tutuyor. Ondan sonra yakın akrabalarımız, komşularımız ve çevremizde muhtaç olan kimseler geliyor.
Müslümanlar olarak Rabbimizin emirlerini yerine getirdikçe kendimizi ve çevremizi ıslah etmiş, tedavi etmiş oluruz. Çünkü tarih boyunca dünya üzerinde ekonomik problemler yüzünden birçok sosyal patlama ortaya çıkmıştır. Yanı başındaki fakiri görmeyen, elindeki mülkü sadece kendisi için saklayan kişi ve toplumlar, aslında hiç bilmeden kendisini hem dünyada hem de ahirette tehlikeye atmaktadır.
Sadaka ve Allah yolunda infakın birçok faydası vardır:
Öncelikle Allah Tealâ’nın rızasına uygun iş yapılmış olur.
Kişinin kalbinden dünya sevgisini çıkarmasına vesile olur.
Aile ve akrabaya yapılan infak, aile müessesinin sağlam bir şekilde devam etmesini, aradaki muhabbet ve irtibatın artmasını sağlar. Fakirlik dolayısıyla yaşanması muhtemel yanlışların ve münkerin önüne geçilmiş olur.
Bunlardan başka Allah Tealâ için insanlara hizmet eden, fakat maddi gücü bulunmayan kimselere sahip çıkmak da, toplum içinde iyiliğin ayakta kalmasını sağlar. Tarih boyunca müslüman toplumlar böyle ayakta kalmıştır. Cenab-ı Mevlâ şöyle buyuruyor:
“(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.” (Bakara, 273)
Sadaka ve infak, malı boş yere harcamak yerine, asıl sahibi adına yerine ulaştırmaktır. Dolayısıyla Allah için verilen sadaka asla boşa gitmez, gitmeyecektir. Yine Cenab-ı Mevlâ buyurmuştur:
“Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma.” (İsra, 17)
Bir başka ayet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:
“O halde sen, akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Allah’ın rızasını isteyenler için bu en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Rum, 38)
Allah yolunda infak, O’nun rızasını kazandıracak en büyük vesilelerdendir. Nitekim Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:
“Allah Tealâ, Hz. İbrahim’i fakirlere yemek yedirdiği, selamı yaydığı ve insanlar uykuda iken geceleri kalkıp ibadet ettiği için kendisine dost edindi.” (Beyhakî, Şuabü’l-İman, nr. 9616)
Tabiîn neslinden Atâ rh.a. de Hz. İbrahim a.s. hakkında şöyle rivayet eder:
“Halilullah İbrahim a.s. birine ikram etmek istediği ve yakınında birini bulamadığı zaman, kendisiyle birlikte yemek yiyecek birini bulmak için bazen bir mil, bazen de iki mil yol yürürdü.”
Bizim sadaka, infak, misafir ağırlamak gibi güzel ahlâkımız bizi de, dünyayı da, amellerimizi de güzelleştiren unsurlardır. Nitekim Hz. Ali r.a. da şöyle der:
“Benim için din kardeşlerimi bir araya toplayarak onlarla birkaç parça lokma paylaşmak, şu çarşıya çıkıp bir köle satın alıp onu azat etmekten daha güzeldir.”
Başta müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim ve en güzel örnek Efendimiz s.a.v.’in sünneti olmak üzere kaynaklarımız, yakınlarımıza, fakirlere, yolda kalmışlara sahip çıkmamızı emreder. Bize yakışan da bu istikamet üzere yürümektir.
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
5
« Son İleti Gönderen: KOYLU Bugün, 10:36:41 ÖÖ »

Unutmamak İçin
İnsanoğlu dünyaya kulluk için gönderilmiştir. Fakat dünya işiyle meşgul olmaya başladığı andan itibaren, bütün her şey onu asıl hedeften uzaklaştıracak bir sebep haline gelebilir. Bu yüzdendir ki Cenab-ı Mevlâ birçok ayet-i kerimede mübah şeylerin de insan için bir imtihan ve aldanma sebebi olduğunu buyurmuştur. Çare olarak da kullarından kendisini unutmamalarını, daima zikir halinde olmalarını emretmiştir.
Müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
“Yedi kat gök, yer ve bunların içindekilerin hepsi Allah’ı tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların zikrini anlamazsınız. O çok halimdir, çok bağışlayıcıdır.” (İsra, 44)
Bu ayetle insanlara bütün kainatın kendisini zikrettiğini bildiren Rabbimiz, bize de şöyle hitap eder:
“Allah’ı çokça zikredin ki kurtuluşa eresiniz.” (Enfal, 45)
“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. O’nu sabah akşam tesbih edin.” (Ahzap, 41-42)
Zikir, manası itibariyle hatırlamak demektir. Yani unutmamak demektir. Kulun zikretmesi de, Rabbinin varlığını aklından çıkarmaması, dünyaya niçin geldiğini hatırında tutarak hedefine doğru yürümesi demektir. Cenab-ı Mevlâ buyuruyor ki:
“Allah’ı çokça zikreden erkekler ve kadınlar var ya, Allah onlar için bir mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.” (Ahzap, 35)
Zikrin birçok usulü ve lafzı olmakla birlikte, asıl olarak kulun Allah Tealâ’yı aklında tutarak, O’nun rızasını hedefleyerek yaptığı bütün ibadet ve işlerdir. Dolayısıyla bütün ibadetler bir zikirdir. Kişinin günde beş kez kıldığı namaz, Rabbini bütün gün içinde hatırlaması, huşû ile huzuruna çıkıp kulluğunu tasdik ve ikrar etmesidir. Nitekim Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de buyurmuştur:
“Beni zikretmek için namaz kıl.” (Tâhâ, 14)
İbadetler farklı olsa da, ibadet eden kişi öncelikle Allah Tealâ’nın emri olduğu için o ibadeti yerine getirmektedir. Bu da doğrudan zikrin kula kazandıracağı haldir. Yani Rabbini unutmamak, O’nun emir ve iradesine râm olmak, yasakladıklarından uzaklaşmak…
Yine şekil itibariyle günlük işlerimize benzerlikleri olsa da, hac ibadeti de büyük bir zikirdir. Hatta Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. bu durumu şöyle ifade buyurmuştur:
“Kâbe’yi tavaf etmek, Safa ile Merve arasında koşmak, şeytan taşlamak ancak Allah’ı zikretmek için emredildi.” (Ebu Davud; Tirmizî)
Cenab-ı Mevlâ’nın bizlere emrettiği ibadetler, belirli zaman ve mekânlara has ibadetlerdir. Dolayısıyla kulun ibadet halini, diğer zamanlara da Rabbinin huzurunda olduğunu aklında tutarak taşıması asıl maksattır. Cenab-ı Mevlâ şöyle buyuruyor:
“Onlar öyle er kişilerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş onları Allah’ı zikretmekten, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin dehşetten ters döneceği ahiret gününden korkarlar.” (Nur, 37)
Ayet-i kerimede buyrulduğu gibi, zikir hali kişinin her ne iş yaparsa yapsın asıl maksadını ve yolunu unutmaması, bir gün mutlaka hesaba çekileceğinin farkında olmasıdır. Zira insanoğlunun nankörlük yapması ve zalimlerden olmasının sebebi, unutması yahut bir başka tabirle hatırlamamasıdır. Hatırlatanları da dikkate almamasıdır. Oysa ilk insandan beri bütün peygamberler, onların yolundan giden veliler, hak üzere olan alimler insanlara Rablerini hatırlatmakta, doğru yolu göstermektedirler. Bir nimet olarak zikrin kıymetini bilenler ise, her halükârda zikretmeye devam ederler. Cenab-ı Mevlâ bu durumu bizlere şöyle bildirmiştir:
“Onlar, ayakta otururken ve yanları üzeri yatarken devamlı Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler.” (Âl-i İmran, 161)
İnsanoğlu kalbinde neyin korkusu ve endişesi varsa, daima aklında onu tutar, onu zikreder. Dünyalık peşinde koşanların zikri dünyalık şeylerdir. Ahiretin farkında olan, kulluğunun şuurunda olan kişinin zikri ise farklıdır. Çünkü sonunun ölüm ve son durağının ahiret olduğunu idrak eden insan için en büyük hedef, Yüce Yaratıcısı’nın hoşnutluğuna ulaşmaktır. Böylece ebedi saadet yurdu cennete girmek ve Yüce Allah’ın cemalini görmektir. Allah rızası da bu vesileyle elde edilir. Cenab-ı Mevlâ’nın bir kulundan razı olması da en büyük saadettir.
Zikrin bir tarafı ümit hali iken, diğer tarafı da havf yani korku halidir. Nitekim insanın gerçekten endişelenmesi gereken en büyük tehlike, ilahî sevgi ve rahmetten mahrum kalıp Yüce Allah’ın gazabına müstahak olmak ve O’nun cemalini hiç görememektir. Bu azap cehennemden daha şiddetlidir. Dünyadaki bütün korkular ve sıkıntılar bunun yanında anlamsız kalır.
İşte insanın bu hedefe ulaşmasının yolu zikirdir. müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim ve Fahr-i Kainat Efendimiz’in sünneti, kurtuluş kapısı olarak zikri göstermiştir. Asırlardır Allah dostları, zikir ile gerçek müslümanlığın yaşanabileceğini göstermişler, öğretmişlerdir.
Kulun dünyadan ve nefsinin arzularından kurtuluşu, kalbin huzura kavuşması zikre bağlanmıştır. Zikir bütün hayır kapılarının anahtarıdır. Zikirsiz Allah dostluğu mümkün değildir. Bu yönüyle vuslat yolu zikirdir. Böylece insanın muhabbeti ve marifeti artar, manevi derecesi yükselir. Kalbine ihlâs hakim olur.
Zikir, kulu Yüce Rabbi ile beraber eder. Kul Yüce Rabbini zikrettiği sürece, O da kulunu zikreder. “Siz beni anın ki, ben de sizi anayım.” (Bakara, 152) ayeti bunu ifade eder. Zikir kalbin temizleyicisidir, onu manevi kirlerden temizler, kalbindeki gafleti yok eder.
Zikir manevi zevk kapılarını açar. Kalbi şenlendirir, gamı, kederi, stresi giderir. Alemlerin Rabbi ile huzur bulmuş kalpten boş sıkıntılar ve yersiz korkular çıkar gider. Zikir kalpteki imanı kuvvetlendirir, kalbe manevi hayat ve neşe verir, şek ve şüpheyi giderir. Böylece insanın Allah’a teslimiyeti tam olur. Yakini artar, ihlâsı elde eder. O zaman ibadetler tatlı ve kolay olur. Kul taklitten kurtulur, tahkike ulaşır.
Balık için su ne ise, kalp için de zikir odur. Zikirsiz kalp ölür. Kalbi ölü bir insandan hayırlı işler çıkmaz.Zikir kalbi şeytanın vesvesesinden ve hakimiyetinden kurtarır. Netice olarak zikir bizi kendimize halimize bırakmaz, Rabbimiz ile irtibatlı tutar.
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
6
« Son İleti Gönderen: KOYLU Bugün, 10:34:12 ÖÖ »

Kendi Güzel Ahlâkı Güzel
Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, Efendimiz s.a.v. hakkında şöyle buyurmuştur:
“Muhakkak ki sen yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 4)
Müfessir İbn Acibe hazretleri bu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir etmiştir:
“Rasulüm, sen gerçekten yüce bir ahlâk üzeresin. Öyle yüce bir ahlâk ki, yüceliğini ve büyüklüğünü hiçbir insan idrak edemez. Böyle bir ahlâka sahip olduğun için sen, hiçbir beşerin tahammül edemeyeceği sıkıntı ve eziyetlere sabrettin.”
Müfessir İbn Cüzey hazretleri de bu ayet-i kerime için şunları söylemiştir:
“Hiç şüphesiz Rasulullah s.a.v., bütün faziletleri kendisinde toplamış ve her türlü güzel hasleti elde etmiştir. Onun fazilet ve güzel ahlâkından bazıları şunlardır:
Şerefli bir nesebe sahip olması,
İleri derecede akıl sahibi olması,
Çokça ilim sahibi olması ve ibadet etmesi,
Son derece hayâ sahibi olması,
Cömertlik, şecaat, sabır, şükür, güzel ahlâk, sükûnetle iş yapma, kanaat, zühd, tevazu, şefkat, adalet, affetme, öfkesini tutma, akraba hukukunu koruma, güzel geçim, güzel tedbir, fesahatle konuşma, azalarının kuvveti, suretinin güzelliği gibi haber verilen güzel hallerdir.”
Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. de şöyle buyurmuştur:
“Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.” (Mâlik; Ahmed b. Hanbel)
Bu hadis-i şerifle Efendimiz s.a.v. nübüvvetin esasının “güzel ahlâk” temeline dayalı bir hayat inşa etmek olduğunu ifade etmiştir. Nitekim daima güzel ahlâkıyla en güzel örnek olmuştur.
Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. bir başka hadis-i şerifte de şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet gününde müminin tartısında hiçbir şey güzel ahlâktan daha ağır değildir. Allah kaba saba ve ağzı bozuk olan kişiyi katiyyen sevmez.” (Ebu Davud)
Efendimiz s.a.v.’in hizmetkârı Enes r.a. da şöyle anlatmıştır:
“Rasulullah’a senelerce hizmet ettim. O bir defa olsun bana kötü bir söz söylemedi ve vurmadı. Kaşlarını çatmadı, yüzünü ekşitmedi. Yerine getirmede gevşek davrandığım bir işten dolayı da beni kınamadı.” (Ebu Nuaym, Delâilü’n-Nübüvve)
Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. tevazu sahibiydi. kibirlenmezdi, O’nda asla gurur eseri görülmezdi. Ebu Musa el-Eş’arî r.a. anlatıyor:
“Rasulullah merkebe biner, kaba yünden dokuma elbiseler giyer, koyunlarını sağar, misafirlerine bizzat hizmet eder ve ikramda bulunurdu.” (Delâilü’n-Nübüvve)
Hz. Ömer r.a. bir gün Rasulullah s.a.v.’in yanına gelir. Odasına girdiğinde O’nu yerde, hurma lifinden dokunmuş kaba bir hasırın üstünde uyur halde görür. Hz. Ömer odaya şöyle bir göz atar. İçeride olanların tümü yerdeki hasır, birkaç avuç arpa, kuru bir deri parçası ve birkaç ağaç yaprağıdır. Gayretine dokunur. Önce sessiz sessiz ağlamaya başlar. Göz yaşları yüzünden sakalına akmaktadır. Sonra iyice kaybeder kendini ve hıçkıra hıçkıra bir çocuğun ağlaması gibi içten bir şekilde ağlamaya devam eder. Sesi Efendimiz’i uyandırmıştır. Sorar:
– Niçin ağlıyorsun Hattâb oğlu?
Hz. Ömer r.a. daha da şiddetle ağlamaya başlar. Çünkü Fahr-i Kainat s.a.v. o esnada doğrulmuştur ve çok sert olan hurma lifleri yüzünde iz yapmıştır. Hz. Ömer biraz sakinleştikten sonra:
– Ya Rasulallah! Bizanslılar imparatorlarını saraylarda lüks içinde, İranlılar kisralarını ihtişamla yaşatıyorlar. Oysa onlar senin kapının hizmetçiliğine bile layık değiller. İzin ver, biz de seni layık olduğun şekilde yaşatalım.
Efendimiz tebessüm ederek, tevazu ve kanaat ufkunun zirvesini işaret eder:
– Ey Ömer! İstemez misin dünya onların, ahiret bizim olsun.” (Müslim)
Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. affeder, bağışlar, asla kin tutmazdı. Yemame’nin meliki Sümâme b. Usal müslümanlara esir düşmüştü. Mescidin direğine bağlanmıştı. Rasulullah s.a.v. kendisine sordu:
– Benden ne bekliyorsun?
Sümâme dedi ki:
– Sen zulmetmezsin. Eğer beni öldürürsen kanlı bıçaklı bir katili öldürmüş olursun, serbest bırakırsan da iyiliğe karşı teşekkür eden birini serbest bırakmış olursun.
Efendimiz s.a.v. iki gün daha sordu, benzer cevapları aldı ve üçüncü gün:
– Sümâme’yi salınız, dedi.
Sümâme’nin elleri çözülmüştü ama gönlü İslâm’a ve Allah Rasulü’ne artık çözülmemek üzere bağlanmıştı. Efendimiz’in engin affı ve bağışlayıcılığının tesiriyle Sümâme oracıkta İslâm’la şereflendi. (Buharî)
Efendimiz s.a.v., sabırlıydı, şefkat sahibiydi. Çocukları sever, kadınlara merhametle davranırdı. Hayvanlara zulmedilmesine de asla razı değildi. O verdiği sözü mutlaka tutar, yerine getirirdi. Huzeyfe r.a. anlatıyor:
“Babam Hüzeyl ile beraber Medine’ye gitmek üzere yola çıkmıştık. Kureyşli müşrikler bizi tuttular ve;
– Siz muhakkak Peygamber’in safına katılmak istiyorsunuz, dediler. Biz de:
– Hayır, Medine’ye bu sebeple değil, başka bir iş için gidiyoruz, dedik.
Bunun üzerine bizden, Efendimiz’in safında yer alıp onunla birlikte savaşmayacağımıza dair Allah adına söz aldılar. Medine’ye gelip durumu Allah Rasulü’ne arz edince buyurdu ki:
– Haydi gidin. Biz onlara verdiğiniz sözü tutar, onlara karşı Allah’tan yardım dileriz.”
Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. her zaman en güzel örnek ve rehberdir. Bunca zulmetin, karanlığın içinde yol gösterecek, hakikate ulaştıracak tek yol O’nun yoludur. Cenab-ı Mevlâ bizleri O’nun yolundan ayırmasın.
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
7

Takva Toplumu ve Kardeşlik
Abdullah Eğilmez
Giriş
Allah Rasûlü bir ashabına "Sen dünyada bir garîb veya bir yolcu gibi ol" buyurmuştur. (Buhârî, Rikak 2) Hayat bir yolculuk yani. Her bir Müslümanın her gün beş vakitte en az 20 defa kendine Fatiha Suresini okuyarak hatırlattığı da budur: Yolun doğru yol olması. Sırat-ı Müstakim, fisebilillah, hidayet, tarikat, seyr (seyahat etmek), seferilik, vb. kelimelerle bu yolculuğun farklı cepheleri anlatılır. Doğumdan ölüme süren bu yolculuğun halleri vardır.
Ne kadar uzun olursa olsun, her bir yolun nihayeti vardır. Her bir yolculuğun sonu ise yollardan daha kısadır. İstikamete eman içinde götürmeyen her yol sıkıntılıdır, meşakkatlidir -her ne ki farklı mikatlar farklı imkanlar bahşetse de- niyet olunan cenah açısından boştur, zaman ve enerji (Üstad Cevdet Said’in tabiriyle, güç ve irade) israfıdır.
Şu halde yol yürümenin taşıdığı irade ve kudret önem arz etmektedir. Nur-u Kur'aniye ve Sünnet-i Muhammediye ile şereflenmiş Müslümanların birlikte yürüyüşü cemaat, yolculuklarının istikameti de İlay-ı Kelmetullah'tır.
“Bizim cemâatimizin meşrebi muhabbete muhabbet ve husûmete husûmettir. Yani beyne’l-İslâm muhabbete imdat ve husûmet askerini bozmaktır.
Mesleğimiz ise ahlâk-ı Ahmediye ile tahallûk ve sünnet-i Peygamberîyi ihya etmektir. Ve rehberimiz, Şeriât-ı garrâ.. ve kılıncımız da, berâhin-i katıa ve maksadımız; İ’lâ-yı Kelimetullahtır!.” (1)
Takva Toplumu
Kur'anda bir insanın yürüyüş şekilleri anlatılırken birlikte yürüyüşe de atıfta bulunulmaktadır; ihvan, millet, ümmet, kardeş, hizip, cemaat...
Mushafın ilk sayfasında “bizi sırat-ı müstakîme hidayet eyle” duasına ikinci sayfadan “bu kitap takva sahibi olanlar için hidayet edicidir” ikaz-ı ilahisinin olması meselenin ehemmiyeti açısından gayet manidardır.
Takva, Allah'tan hakkıyla korkmaktır. İki mana ile düşünülür: Birisi her yönden Allah'a itaat edip, hiçbir isyan etmemek, daima zikr (Allah'ı anma) üzere bulunup, hiç unutmamak ve her halde şükredip hiçbir nankörlüğe düşmemektir ki, ilâhî şan ve büyüklüğe layık olmak manasına "hak takva" demektir. "Gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun." (Teğabün: 16) emri ile çerçevesi de çizilir.
İkincisi Allah yolunda hakkıyla, gücünün yettiği kadar gayret etmek ve bu konuda hiç kimsenin kınamasından korkmamak, hatta anası, babası veya kendi aleyhinde bile olsa Allah için adalet ve doğruluktan ayrılmamaktır ki; bu hak, vücub (lüzumlu, gerekli) ve sabit olmak manasındadır.
Şu halde önce kalplerin birleşmesi, ikinci olarak fiillerin birleşmesi hak dinin esaslarının en büyüklerindendir. "Ben, kendi başıma, yalnızca dinimi, imanımı koruyabilirim." demek tehlikelidir.
Kendi başına kalmak isteyen fertlerin, iman ve İslâm üzere hüsn-i hatime (iyi sonuç) ile ahirete gidebilmesi şüpheli olur. Ferd zorlama ve baskı altında her şeyini kaybedebilir. Çünkü "Allah'ın kudreti toplumla beraberdir." Ve dinin dünyada en büyük feyzi de bu toplumun kurtuluşundadır. Bunun içindir ki, toplumlarını yitiren veya perişan edenler muhakkak perişan olurlar. Fiilî sebepler karşısında ilmî deliller, çoğunlukla hükümlerini yerine getiremezler. Nitekim Hz. İsa bile "Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?" (Âl-i İmran: 52) dedi. Her mü’min, Hakk'ın bir izafî tecellisine ulaşmıştır. Hakk tecellî ise bütün bağların toplanmasıyla hakk tevhidin ortaya çıkmasındadır. Şu halde bütün iman ehli, tek kelime üzerinde fiillerini birleştirmedikçe ittikâya (layıkıyla Allah'tan korkmaya) eremez, Allah'a kavuşamazlar." (2)
Şüphe yok ki Allah Rasûlü insanları cehennem ateşi ve Allah'a isyandan kurtuluşa çağırırken aynı zamanda onları bir toplum olmaya çağırıyordu. Ümmet-i Muhammed muhabbetullah ekseninde bir araya gelmiş bu toplumun adıydı. Bu toplumun inşası yukarıdaki ayetlerin ışığında olmuştu. Bu toplumun temelini kardeşlik oluşturmakta ve bu toplumdaki insanlar arası ilişkiyi sadece kardeşlik tanımlamaktadır. Yani akleden kalpleri bu nimet sayesinde kaynaşmış; inançları, akîdeleri, düşünceleri, fikirleri, değer yargıları, dünya görüşleri, hisleri, heyecanları, davranış kalıpları, dolayısıyla kimlik tanımlamaları da onun sayesinde aynîleşmiş ve bir tek kimliğe sahip Müslümanların aidiyetleri bir coğrafya parçası, bir etnik yapı, bir siyasî çatı, bir dil, bir renk değil, insanlığı kurtaracak olan tek din İslâm iledir.
İnsanlar bir araya gelerek toplumu oluştururlar. Her ne kadar toplum kelimesi aydınlanmacı batının klişeleri ve hatta putlaştırılmış kavramlarından olsa da, toplum takva kardeşlik hamuru ile yoğrulursa bir ‘takva toplumu’ teşekkül eder. Takva ve kardeşliğin olmadığı bir "toplum"un hangi medeniyete ait olursa olsun seküler ve putlaştırılmış bir toplum olduğundan bu yazı ekseninde bir değeri yoktur.
Takva Toplumu bulunduğu her zaman ve zeminde Allah Rasûlü’nün öncü kadroları gibi onun davasını yüklenmiş ve Allah'a daveti meslek edinmiş insanların birlikteliğidir. (3)
Özetle, Allah Rasûlü’nün bu çağdaki misyon ve rolünü yüklenen cemaattir, birliktelik zemini ve esasları Allah'ın ayetleri ve Rasûlün Sünneti ile belirlenmiştir. (Âl-i İmran: 101)
Müslüman cemaatin dayandığı ve meşakkatli büyük rolünü onlarla yerine getirebildiği iki önemli nokta...
Bunlardan biri yıkıldı mı ortada ne bir Müslüman cemaat kalır ne de yerine getirebileceği bir rolü…
Başta iman ve takva üssü... Allah'ın hakkı, takva ile yerine getirilir. Ve takva, insan ölene kadar hayatın hiçbir anını kaçırmayan ve ondan gafil olmayan sürekli bir uyanıklıktır. Takva Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde olmaktır. Kur’an hiçbir sınırlama getirmeksizin kalbi, düşünebildiği ve yapabildiği kadar bu hedefe ulaşmak için çabalamaya sevk etmektedir.
İslâm, geniş anlamıyla teslimiyet; yani Allah'a teslim olup, O'na itaat etmek ve O'nun metoduna uymak suretiyle O'nun Kitabı ile hükmolunmak anlamına gelmektedir.
İşte bu temel kural Müslüman cemaatin varlığının gerçekleşmesine ve insan hayatında üstlendiği rolü yerine getirmesi için dayanmak zorunda olduğu ilk temel kuraldır. Çünkü bu kurala dayanmayan bütün toplumlar câhiliye toplumlarıdır. Dolayısıyla bu toplumlar, Allah'ın hayat için koyduğu metod üzerinde değil de câhiliye metodlarına uymakta ve insanlığın önderliği, doğru yola ileten önderliğin elinde olmayıp câhiliyenin elinde demektir.
Kardeşlik
"Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız, sakın ayrılığa düşmeyiniz, Allah'ın size bağışladığı nimeti hatırlayınız. Hani bir zamanlar düşman olduğunuz halde, O, kalplerinizi uzlaştırdı da O'nun bu nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Hani siz bir ateş kuyusunun tam kenarındayken O, sizi oraya düşmekten kurtardı. Allah size ayetlerini işte böyle açık açık anlatır ki doğru yolu bulasınız." (Âl-i İmran: 103)
Mushafın ilk sayfası gibi Âl-i İmran Suresinin bu ayetleri ile Allah kullarına bir Takva Toplumunun nasıl olması gerektiğini öğretmektedir. İman edip muttaki olanların aynı zamanda kardeş olması gerekmektedir.
Zira Takva Toplumunun bir arada tutacak harç, Allah'ın ipine hep birlikte sarılırken dikkatlerini (irade ve kudretlerini) bu ipten koparmayacak yegane unsur kardeşliktir. Tarihi kinlerin, kabileci arzuların, şahsi menfaatlerin ve ırkçı bayrakların, yanında çok küçük kaldığı, Allah yolunda kardeşlikten başka hiçbir güç bu kalpleri bir araya getiremez. büyük ve yüce Allah'ın sancağı altında saflar bir araya gelebilir.
Üstad Kutup şöyle izah ediyor: “Şüphesiz ki bu cemaatin varlığı bizzat ilahî metodun gereğidir.
Çünkü bu cemaat, ilahî metodun teneffüs edildiği, pratik olarak uygulandığı ve hayra davet edenlerin yardımlaştığı ve sorumlulukları paylaşma içinde oldukları en iyi ortamdır. Orada iyilik hayr, erdem, hak ve adalet; kötülük ise şer, aşağılık, batıl ve zulümdür. Orada hayr işlemek şerden daha kolaydır. Ve üstünlüğün zorlukları alçaklıktan daha azdır.
Orada hak batıldan daha güçlü ve adalet zulümden daha yararlıdır. Orada, iyilik yapan birçok yardımcı bulur. Kötülük yapan ise orada direniş ve horlanma ile karşılaşır. Bu cemaatin değeri, büyük çaba sarf etmeden hakkın ve hayrın gelişeceği ortam olmasındandır. Çünkü orada herkes hayır ve hakta yardımlaşır. Çevresindeki her şey direnip itiraz ettiği için şer ve batılın büyük zorluk ve meşakkatle geliştiği bir ortam oluşmaktadır.
Varlık, hayat, değerler, olaylar, eşya ve şahıslar hakkındaki düşünce öz ve kök itibariyle İslâm düşüncesi bütün câhiliyeden tamamen farklı olduğundan bu düşüncenin kendine özgü bütün değerleriyle yaşadığı bir ortamın varlığı kaçınılmazdır.
Evet, câhiliye ortamı dışında bir ortamın ve câhiliye çevresinden farklı bir çevrenin oluşturulması kaçınılmazdır.
İslâm düşüncesi için var olup onunla varlığını sürdüren bu özel ortamda ancak bu düşünce hayat bulur. Özgürlük ve serbestlik içerisinde tabii nefeslerini teneffüs edip, kendisine genel olup gelişmesini geciktirecek iç engellerle karşılaşmaksızın gelişir. Bu engeller meydana geldiğinde hayra davet, iyiliği emredip kötülüğü nehyetme kurumu bunlara karşı direnir. Ancak, Allah'ın yolunu engelleyen zorba güç bulunduğunda, Allah'ın dışında onu savunacak kişiler de bulunacaktır.
Bu ortam varlık alemi, hayat, değerler, işler, olaylar, eşya ve şahıslar hakkındaki düşüncesini belirlemesi, hayatta karşılaştığı şeyleri değerlendirebileceği bir tek ölçüye müracaat etmesi, Allah katından gelen bir tek dinle yönetilmesi ile mümkündür.
Böylece bu ortam ve yeryüzünde Allah'ın metodunu gerçekleştirmek esasına dayanan önderliğe tam bir bağlılıkla yönelebilmesi için; iman edip bünyesinde bencilliği bertaraf ettiği, kolaylıkla hareket edip coşkuyla yayılan mutmain, güvenli ve rahat cömertliğin kat kat arttığı, sevgi ve paylaşma esaslarına dayanan Allah yolunda kardeşlik esasları üzere kurulu Müslüman cemaati temsil imkânı bulabilir.
Medine'deki ilk Müslüman cemaat bu iki esas üzerine kuruldu. Bu cemaat Allah'ı bilmekte, O'nun sıfatlarını, vicdanlarda ortaya çıkmasından, O'ndan hoşlanmaktan, gözettiğini bilmekten ve çok az durumlar dışında sınırsız bir uyumluluk ve duyarlılıktan doğan Allah'a iman... Parlak ve saf sevgi, hoş ve güzel dostluk, geniş ve derin dayanışma konularında öyle bir duruma gelmişlerdi ki, gerçekten yaşanmış olmasaydı hayalperestlerin bir ütopyası sayılabilirdi.
Evet, Muhacir ve Ensar arasında gerçekleştirilen kardeşlik, gerçek âlemde meydana gelmiş bir olay olmakla beraber özü itibariyle rüya ve hayal alemine daha yakındır. Yeryüzünde geçmiş bir vakıadır; fakat aslında o, sonsuzluk ve Cennet hayatından bir kesittir.” (4)
Kardeşliğin İstihkamı
Fıtratları, beklentileri, ihtiyaçları farklı olan insanların birlikte bir toplum olmasını, bu toplumun her bir ferdinin diğerinden emin olmasını sağlayacak unsur hepsinin aynı hedefe kilitlenmesidir. Bu sayede düşmanlar bile kardeş olurlar.
Müslümanlar birer insandır nihayetinde. Müslümanlar arasında ihtilafın olması mukadderdir.
Öyle ki bu ihtilaf harp boyutuna kadar sertleşebilir.
(Hucurat: Ancak akl-ı selim takva sahibi Müslümanlara düşen şey, hem bu fitneye sert bir şekilde müdahale ederek fitne ve kaos ortamını kesin olarak sonlandırmak, hem de fitneyi doğurma ihtimali olacak, Müslümanlar arasına kalp soğukluğu verecek atmosfer bile baştan oluşturulmamaktır.
"Mü’minler birbirlerine karşı kardeş olmaktan başka bir şey değildir" konusunun işlendiği Hucurat Suresinde kardeşlik ve iyilik duygularını bozabilecek, zedeleyecek her türlü şeyden kaçınmak emrediliyor.
Mü’minler arasında iyilik ve takva emredildikten sonra o kardeşlik ve iyilikleri bozabilecek cahilliklerden sakındırmak ve mü’minler arasında iyilik ve takva duygusunu en yüksek bir içtenlikle uygulayarak karşılıklı saygı telkin etmek ve bu şekilde İslâm'ın daha bir çok kavimlere yayılıp gelişeceğine işaret ile o geniş kardeşliği süsleyecek temizliğe yükseltmek üzere bu iki ayet ümmete edeb öğretmekle huzur ve gıyabda ahlâkî bir yol göstermektedir.
Şeytan ve taraftarları Müslüman safları parçalamak ve her aracı kullanarak aralarına fitne ve ayrılığı yerleştirmek için çabalar her zaman olacaktır. Bu yüzden Kur'an-ı Kerim, sürekli olarak Müslümanları, ehl-i kitaba itaat etmekten, onların hile ve desiselerine kulak vermekten ve onlar gibi ayrılığa düşüp parçalanmaktan sakındırıyor. Yukarıdaki ayeti kerimedeki sakındırmalar, Medine'deki Müslüman cemaatin karşılaştığı Yahudi tuzaklarının şiddetine ve sürekli ayrılık, şüphe ve kargaşa tohumları saçtıklarına işaret etmektedir. Yahudilerin her zamanki uğraşılarıdır. Bugün, yarın, her zaman ve mekânda Müslüman saflar arasında aynı işlevini sürdürecektirler.
Günümüz İslâm coğrafyasında özellikle Afganistan ve Irak'ta öne çıkan Müslümanlar arası tefrikanın İslâm toplumunun bir esenlik ve nefes alınacak örnek vaha olma özelliğine muhal şekilde kaotik durum arz etmektedir. Câhiliyetin bir zulumat, İslâm'ın bir adalet ortamı olduğuna olan yakînimizin hilafına Müslümanların yaşadığı yerlerde zulüm ve câhiliye kol gezmektedir. Evrensel tuğyanın temsilcisi olan müşriklerden -Müslümanlar tarafından bile- adalet beklenebilmektedir.
Tüm bu ve benzeri durumlar derhal ve acilen toplumsal değerlerimize (yani sadece İslâm'a) yeniden bakışı zarurî hale getirmektedir. “İslâm'a gelin kurtuluşa erin” davetine karşı “bunlar mı kurtulmuş insanlık” tespiti kabul edilebilecek, olağan sayılabilecek bir şey değildir. Sorun iyi tespit edilmelidir.
Hz. Habil'in bizzat kan kardeşi tarafından katledilmesi, kardeşler arasında düşmanlığın olabileceğini göstermektedir. Bu durum, insanlığın yeryüzündeki serüveni kadar eskidir, süreğendir.
İslâm davetine icabet ederek Müslümanların cemaatine dahil olan insanların yeryüzünde fitne ve fesatı kaldırırken kendi aralarında da İslâm'ın esenliğinin tesis etmeleri davanın gereğidir.
Yukarıdaki ayette de işaret edildiği gibi Müslüman bile olsa tefrika riski vardır, ancak Müslümanlar değerlerine dönmeleri durumunda tefrikanın kardeşlik karşısında bir tesiri ve varlığı olamayacaktır. Müslümanların aralarındaki kardeşliğin tesisi ve beslenmesi İslâm esenliğinin bu dünyada dahi yaşanabilirliğinin garantisi olacaktır.
Bu iki temel esasa (iman ve kardeşlik) dayanan ve onlarla ayakta kalan, Allah'ın metodunun yeryüzünde ikamesi, hakkın batıla, iyiliğin kötülüğe ve hayrın şerre galip gelmesi için Allah'ın metoduna uygun olarak O'nun gözetimi altında ve O'nun elleriyle meydana gelen Müslüman cemaat” ilay-ı kelimetullah uğrunda özgürleşmiş insanlığın adaletle yaşaması mücahedesi ve ‘tevhide davet’ görevini ifa edebilecektir.
Kardeşlik korunmalıdır. Kardeşliğin önündeki önemli bir engel; ihtilaflardır. İhtilafa düşerek kardeşliklerini bir kenara bırakmak ve sırat-ı müstakim üzerindeki cemaate tefrika sebebi olmak yukarıdaki ayetlerde men edilmiştir. Kardeşlik muhafaza edilmelidir. Peki ama nasıl muhafaza edilir? Allah Rasûlü buyuruyor ki:
"Sakın zanna yer vermeyin. Zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin, haber koklamayın, rekabet etmeyin, hasetleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, ey Allah'ın kulları, Allah'ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona (ihanet etmez), zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahkir etmez. Kişiye şer olarak, Müslüman kardeşini tahkir etmesi yeterlidir. Her Müslümanın malı, kanı ve ırzı diğer Müslümana haramdır. Allah sizin suretlerinize ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. (Eliyle göğsünü işaret etti:) Takva şuradadır... Sakın ha! Birinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah'ın kulları, kardeş olun! Bir Müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.”(5)
Sonsöz
Peygamberimiz ‘elinde fazlası olanın, ona muhtaç olana vermesi gerektiği’ konusu üzerinde o kadar durmuş, tekrarlamış ve ısrar etmiştir ki, ashab; "kişinin ihtiyaç fazlası olup başkalarının da ona muhtaç olduğu malda kendisinin hakkı bulunmadığını" düşünür hale gelmişlerdir. Bir topluluk içinde yaşayan bütün insanların olmazsa olmaz ihtiyaçlarını karşılamak, onların da normal yaşamalarını sağlamaktır. Bu nedenle Takva Toplumu müntesipleri birbirlerini koruyup kollamalıdır.
Mü’minin mü’minle ilişkisine sadece kardeşlik tarifler. Yaşanılan coğrafyada komşuluk ve mekan paylaşımı yapmak zorunda kaldığımız insanlarla ilişkimizi bir takım dünyaya ait değerler belirliyor ve kardeşlik sadece bir öğe ise bu ilişkiler câhiliye ilişkisidir. Câhiliye ile olan ilişki ise komşuluk ilişkisinden aşkın bir değer taşımaz. Şekli ne olursa olsun asabiyet duygusu ile gelişiveren tefrikalar karşısında sağduyuyu elden bırakmamak, gerekirse “tahta kılıç alıp eve çekilebilme” erdemine sahip olunmalıdır.
Hucurat suresinde emredildiği üzere İslâm düşmanların manipülasyonuna gelmemek, onların oyuncağı ve piyonu olmamak için azamî gayret sarf edilmeli, künhüne vakıf olunamayan ve evrensel diktatörlüğün inisiyatif ve yönetimine tabi ortamlar üzerinden akan haberler karşısında sağduyu muhafaza edilmelidir. Meşrebi ne olursa olsun beş vakit namazına şahitlik ettiğimiz insanlar hakkında hüsn-i niyet sürdürülmelidir. Tüm Müslümanların ortak değeri olan Kur'an ve Sünnetten neş'et eden ve başlangıcına ve nihayetine Müslümanların bilinç ve iradesinin hakim olduğu salih ameller bu niyetleri sürdürecektir.
Kardeşlik bir metin okuma şeklinde analitik bir öğe olarak değerlendirmemeli, putlaştırılmamalıdır. Bizatihi yaşanmalıdır.
Kardeşlik ile takva birbirini tamamlayan “biri olmazsa diğeri nasıl var olabilir?” sorusuna cevap gerektiren bir olgudur. Takva sorumluluktur, kardeşlik ise yaşanılası bir örnekliktir. Bu ikisi de sembolik uygulama ile gösteriliveren, gerçekleştiriliveren bir amel değil, Müslümanın bütün genetik kodlarına, varlığına sirayet etmiş birer değerdir. İslâm'ı insanlığa ulaştırma derdindeki bütün Müslümanların (cemaatlerin) takva ve kardeşlik olmadan bir anlamı, bir değeri de olmayacaktır. Kardeşliği muhafaza edecek amellerin özü onun haysiyetinin, özgürlüğünün ve şerefinin zedelenmesine müsaade etmemekten geçer.
-----------------------------------------------------------------------------------------------
Dipnotlar:
(1) Nursi Said , Tarihçe-i Hayat ,Sy.58, Envar Neşriyat.
(2) Yazır, Elmalılı Hamdi, Ali İmran 101-104 ve Hucurat 6-13 ayetleri tefsiri, Hak Dini Kuran Dili Tefsiri.
(3) Takva Toplumu Sayısı, Rahle Eğitim ve Kültür Dergisi, Sayı 25, Güz 2005.
(4) Kutup, Seyyid, Ali İmran 101-104 Hucurat 6-13 ayetleri tefsiri, Fizilal-il-Kuran, Dünya Yay. İstanbul 1992.
(5) Buharî, Nikah 45, Edeb 57, 58, Feraiz 2; Müslim, Birr 28-34, (2563 - 2564); Ebu Dâvud, Edeb 40, 56, (4882, 4917); Tirmizî, Birr 18.
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
8

Model Ailenin Gerekliliği
Bir Müslüman bireyin hayat yolculuğu yürüyüşündeki temel azığı olarak zaten sahip olduğu imanı, ihlası, heyecanı ve salih(kardeş)lerle birlikteliği, … onu motive edici, amellerinde sürekliliği sağlayıcı bir etkiye sahiptir. Bunun yanında Müslüman kimliğinin gereği olarak sahip olunan davetçi kişilik, ilave hasletleri de yaşamayı gerektirir.
Davetçi, yaşadığı ortamdan başlayarak ulaşabildiği her yerde tüm insanların Tevhidi imanla şereflenerek Adalet ve Özgürlüğün yaşandığı bir toplumun inşasına gayret göstermekle yükümlüdür. Aynı coğrafyayı yaşayan insanlardan ayrışarak ayrı bir toplum oluşturma ameliyesidir, bu. Bu toplum, bir boyutuyla takva toplumudur ve aynı hassasiyeti paylaşmayan insanlardan farklı bir ufka sahiptir. Zira bu toplumun kendine has bir istikameti (sırat-ı müstakim) vardır ve onlar diğer insanlardan ayrı birer ümmettir.
Aile ümmetin ve cemaatin hem bir minyatürü, hem de temel bir bileşenidir. İslâm’ın her alanda helal ve haram sınırı ile çizdiği hudutlar, aile için de geçerlidir; ailenin de helal ve haramlarla çizilmiş bir temeli vardır. Bu temel -genel anlamda- sorumluluklar temeli üzerine kurulmuştur. Ailede ahengin yakalanması ve sürdürülmesi bu sorumlulukların ifasıyla alakalıdır. Bu başlıkta birkaç örnek sıralamak mümkün. Ne var ki bunları ayrı ayrı bablarda sınıflandırarak birbirinden izole etmek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Böyle bir ayrıklaştırma çabası bir boyutuyla modern insanın düşünme melekeleri açısından konunun anlaşılırlığını sağlar. Ancak bu metot yani meseleyi atomize ederek algılama, konunun bütünlüğünü ve sistemin ahengini parçalanan başlık sayısı ve başlık sayısına yapılan referans adedi ile sınırlandıracaktır. Kısaca Sultan Ahmet Camiini temel, direk, cam ve kubbeler ile ifade etmek gibi olacaktır. Bu tasnifleme doğrudur ama Sultan Ahmet Camiini “Sultan Ahmet Camii” yapan bunların o camide birbiriyle ve bunların yanında burada sayılması ihmal edilmiş (mesela üzerinde bulunduğu tepe veya denize olan durumu gibi) özellikleri ile birlikte oluşan mimari ve tarihi kompozisyondur.
Şu halde ailede kadın hakları, çocuk hakları, … şeklinde listelenmiş bir değerlendirme yerine; Allah’ın halifeliği ve kulluk misyonuyla dünya imtihanını başarma azminde takdir-i ilahi olarak bir araya gelmiş Müslümanların birbirlerine karşı sorumluluk ve saygı zemininde ilişkileri kendi ahengini oluşturacaktır. Allah Resulünün ümmetine vedasında altının çizilmesini gerektiğini hissettiği bir durumdur bu denge.
Ailenin her bireyi İslâm ümmetinin minyatür bir modelinde aldıkları rollerin gereğinin farkında olarak bu davaya hizmette güçleri miktarında say-ü gayret edeceklerdir. Bu bilinç “yaptığım zerre miktarı şey bile olsa her hayrın bir karşılığı vardır, bozduğum her dengenin, bırakın doğrudan benim tarafımdan üretilmesini, benim duyarsızlığım nedeniyle bilmem kaçıncı dereceden etkiyle dolaylı oluşan fesadın, bozgunun bedeli de bana aittir” bilincidir. Bu sorumluluk bilinciyle aile, bu cihetten İslâm davasının, özgürlük ve adalet mücadelesinin mütemmim bir fırkasıdır. Bu birlik hizmetin çoğalması ve davetin halka halka yayılması için kendi rolünün farkındadır.
…Şahitlik ettiğimiz İslâmî eksenli olmayan toplumsal yaşam, sunduğu değerlerle insanlığa dünyada huzur getirmiyor. Adaletsizlik, ekonomik problemler, geleceğe dair ümitsizlik, hırsızlık, gasp vb. her türlü güvenlik problemleri, kaybolan çocukluk, gençlik meseleleri arasında yalnızlaşan, sığınacak liman arayan insanlık kurtuluşuna çabalamaktadır. Her gün yeni ideolojilerle bunalımlarına derman aramaktadırlar. Tarihin sayfaları onlarca “izm” ve yüzlerce felsefî akımla doludur. Zulmün hat safhaya çıktığı memleketler hariç, insanlar sistemlerine bunun için isyan etmekte, kurtuluş reçeteleri aramaktadırlar.
Sorumluluğunun farkında olan Müslüman, tüm insanlığı kurtaracak yegane limanın İslâm’ın nuru olduğunu bütün benliğiyle bilir. “KURTULUŞ İSLÂM’DADIR”. İnsanı Kurtuluşa “selam yurduna, selamete ermeye, esenliğe” çağırmak İslâm olmak demektir.
Şu halde insanlara cahiliye hayatının sürüklediği karanlıklardan İslâm toplumunun aydınlığına davet eden insanların, sadece teorik bir aidiyet duygusunun ötesinde el ile tutulur, gözle görülür, yaşanır bir toplumsal formata da çağrı yaptıklarının bilincinde olmaları gerekir. Yani “Biz sizi İslâm’ın nuruna çağırıyoruz” cümlesinin “Yaşam tarzımızın sizden farkı yok” cümlesiyle değersizleşeceğini bilmek gerekir.
Müslüman aile; kendini kendisine sunulan şeylere göre değil, Müslüman aile olmanın bilincinde, kendisinin bu dünyada zaman geçiren bir nesne değil, zamanı gelince aldığı emaneti teslim edecek, ciddi sorumlulukları olduğunun farkında olarak kendine mensuplarına bu bilinçle şekil vermelidir.
Bir gayr-i müslim aile yapısı ile bir Müslüman’ın aile yapısı arasında derin bir uçurum vardır. Bu uçurum çevrelerindeki her şeyde mevcuttur. Yenilen içilende de, tutulan ellerde de, oturulan evlerde de, söylenilen sözlerde de. Bu farklılık kendiliğinden vardır.
Bir Müslüman, aile ile ilgili sorularının temeline -yaşamının her alanında olduğu gibi-, “hayatıma dahil etmek istediğim bu şey beni mutlu eder mi? Bu mutluluğu sağlarken harama düşürmez, değil mi?” sorusunu kendine daha genel sormalı ve “Aile hayatımıza dahil olmak üzere olan bu şey Müslüman kimliğinden ve İslâm kültüründen mi doğdu? Kimliğimi temsil etme kapasitesi var mı? Varsa bu beni hemen şimdi ya da uzak gelecekte hangi dünyanın insanı yapar? Bu şey beni nasıl terbiye edecek?” diyebilmelidir.
Bu niyet ile sorulan sorunun aksine dair izdüşümleri Allah Resulünün hayatında ve Müslüman davet önderlerinin yaşamında görecektir.
Zamanını namaz vakitlerinin belirlediği, temizliğin, selamın hakim olduğu, terbiye ve tertibin kendiliğinden fenomen olduğu, haremlik, selamlık adabına riayet edildiği, ilişkileri saygı ve sevginin beslediği, ahlâk ve erdemin öne çıktığı, israfın değil infakın olduğu, eşyaların hakimiyetinde olan bir ev değil, kapısından ancak ihtiyaç olan şeylerin girebildiği bir eve sahip ailedeki bu sadelik bir imkan meselesi değil bir bilinç meselesidir.
Müslüman kimliğin en görünür hali ailedir. Bu ailenin rol ve değeri tüketici hedonist aymazlığa kurban verilmemelidir. Esenlik davetçilerinin selam limanı fırtınalı ummanlar için sükunet ufkudur. İnsanlık bu ufuktan mahrum edilmemelidir.
Ailede; sadelikten, zaman planlamasına, ilişkilerden, yemek adabına kadar her alanda Allah Resulünün yaşam modeli esas alınarak ona benzemeye çalışmanın öne çıkarılmasıyla oluşacak şekillenme mümkündür. Yaşanabilir. Davet ve hizmet sorumluğunda olan herkesin kendini şekillendirmesi için gereklidir. Velhasıl zorunludur...
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
9
Allah Varsa Neden Kötülük Var 3
Kötülükler, genel olarak iki çeşittir: Doğal kötülükler ve ahlâkî kötülükler. Yalana ve iftiraya maruz kalmak, zulüm ve haksızlığa uğramak gibi ahlâkî kötülüklerin kaynağı, insanın özgür iradesidir. Müslümanlar olarak, bu dünyanın bir imtihan dünyası olduğuna inanıyoruz. Şayet insanlar bu dünyaya imtihan edilmek üzere gelmişlerse, özgür iradeye sahip olmaları gerekir. Özgür irade varsa, kaçınılmaz olarak ahlâkî kötülükler olacaktır. Çünkü insanlar, özgür iradeleriyle bazen kötülüğü seçecektir.
Sel, fırtına, deprem, yangın, kıtlık ve hastalık gibi insanın özgür iradesi dışındaki doğal kötülüklere gelince, Hikmetli Kitap’a göre bunlar imtihan içindir. Şöyle buyurulur Hikmetli Kitap’ta: “Muhakkak sizi biraz korku, biraz açıkla ve mallarınızı, canlarınızı ve ürünlerinizi eksiltmekle sınayacağız. Sabredenlere müjdele!” (Bakara 2/155). Şu hâlde, bunların da Mutlak Hikmet Sahibi Yaratıcı’nın hikmetli tasarımı dâhilinde bir yeri, anlamı ve rolü vardır. “Sabredenlere müjdele!” ifadesinden de anlaşıldığı üzere, Yüce Yaratıcı’nın bu doğal musibetler karşısında bizden beklediği sabretmek; bütün bunların, bir imtihan dâhilinde gerçekleştiğinin ve bizim sınandığımızın bilincinde olarak bu sıkıntılara göğüs gerebilmektir.
Bu noktada şöyle bir soru akla gelebilir: Cenâb-ı Hak, kötülüğün olmadığı bir âlem yaratamaz mıydı? Ya da en azından, dünyamızdakinden daha az bir kötülüğe sahip bir dünya yaratamaz mıydı? Birincisine şöyle cevap verilebilir: Cenâb-ı Hak, aslında kötülüğün hiç olmadığı bir hayat yarattığını bize haber vermiştir. O hayat, cennet hayatıdır. Dolayısıyla O’nun hikmetli tasarımında, bu geçici hayatın çeşitli zorluk ve sıkıntıları vardır; ancak iman edip sâlih amel işleyen ve bu musibetlere sabredenler için, içinde hiçbir kötülüğün olmadığı, tamamen iyiliklerle dolu sonsuz bir cennet hayatı da tasarlanmıştır. Geçici hayatın sonlu kötülükleri, ebedî hayatın sonsuz iyilikleriyle mukayese edildiğinde, onlardan sonsuz bir şekilde küçük kalacaktır. Tıpkı çok büyük bir sayının, sonsuz sayı karşısında sonsuz küçük kalması gibi.
İkinci soruya ise şöyle cevap verilebilir: Uçsuz bucaksız büyüklükteki evrenimizde, içinde irade ve akıl sahibi varlıkların yaşadığı bizim bilmediğimiz çeşitli âlemler olabilir. Buralarda tasarlanmış olan hayattaki kötülüklerin oranının, bizim dünyamızdakinden daha az olması pekâlâ mümkündür. Netice itibarıyla Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı hayatlar, bizim dünyamızdakiyle sınırlı olmadığı gibi, bu evrenle de sınırlı değildir. Ölüm sonrasında da, bizi bekleyen bir hayat vardır. Orada cennete girmeye hak kazananlar, hiçbir kötülüğe maruz kalma-yacaklardır.
Hikmetli Kitap’ta defaatle ifade buyurulduğu üzere, bu dünya bir imtihan, bir sınanma yeridir. Bu sınamanın nihâî maksadı, insanoğlunun manevî açıdan olgunlaşması, kemâle doğru yolculuk/seyr u süluk etmesidir. İnsanoğlunu, bu yolculukta olgunlaştıran şeyler, dünyanın lezzet ve zevkleri değil, musibet ve dertleridir. Bunlar, Âdemoğlunun insân-ı kâmil olma yolunda önüne çıkan fırsatlardır aslında. Dünyada müşâhede edilen gerçeklikler de bu duruma işaret etmektedir. Mesela, bir alanda derinleşmek ve uzmanlaşmak için pek çok zevk ve eğlenceden vazgeçip yoğun bir şekilde sabırla o sahada çalışmak ve çabalamak gerekir. Uzun yıllar süren, sabır ve emek isteyen uğraşılardan sonra insan, belirli bir başarıyı elde eder ve sonunda onun hazzını yaşar. İşte bunun gibi, ahiret hayatında başarı ve mutluluk hissini sonsuza dek yaşayabilmek için bu dünyadaki musibet ve sıkıntıları, bizi olgunlaştıran, dünyanın ayartıcılığına aldanmadan Rabb’imize biraz daha yakınlaştıran imtihan vesileleri olarak görmek ve değerlendirmek, şahsiyet gelişimimize çok ciddi bir katkı sağlayacaktır.
Bir Müslüman, bu âlemdeki kötülüklerin varlığından, öte dünyaya dair bazı dersler çıkarabilir. Şöyle ki; Hikmetli Kitap’ta, bu dünyanın kısa süreli bir oyun ve eğlence mekânı olduğu ifade edilir. Oyun, gerçek bir şeyin taklidi ya da simülasyonudur. Şu hâlde, bu fâni dünyanın lezzetleri ve musibetleri, ebedî âlemin lezzet ve musibetlerinin bir taklidi mesabesindedir. Burada gördüklerimiz, orada göreceklerimizin basit bir örneği ve provası hükmündedir. Buradaki nimetlere mazhar olan, buradaki lezzetleri tadan kişi, bunların gerçeklerinin sonsuz âlemde olduğunu hayal edip onları arzulamalı; buradaki eziyetlere ve musibetlere dûçâr olan kişi de, bunların gerçeklerinin sonsuz âlemde olduğunu düşünüp ona göre kendisine çeki düzen vermeli ve sâlihlerden/iyilerden olmaya çalışmalıdır.
Son olarak şunu ifade edelim -ki kanaatimizce, kötülük problemi konusunda yapılabilecek en kapsamlı açıklama budur- mükemmellik Allah’a mahsustur. Âlem, Allah’ın kendisi olmayıp O’nun yarattığı bir şey olduğu için mükemmel olamaz. Mükemmel olmayan bir yerd
Mahmut Ay.
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
10

Nefs-i Emmaremle Bir Muhavere 1
Nefsi Emmarenin Anlamı
Nefs-i Emmâre: Sürekli kötülüğü emreden nefis anlamındadır. Kur'ân'daki "Hiç şüphesiz nefis daima kötülüğü emredicidir."1 âyet-i kerîmesi bu mertebeye işaret olarak görülmüştür. Nefis terbiyesinden geçmemiş olanların ve seyr'ü sülûka yeni başlamış olan sâlikin nefsinin bu özellikte olduğu kabul edilir. *İnsan, gaflete düşmemesi için, sakince bir yerde zaman zaman bir muhasebe yapıp, kendini hesaba çekmelidir. Ehl-i târikten bazı zatlar nefis terbiyesi için uzlete çekilirlermiş. Ben de kısa süreli de olsa zaman zaman bu yola başvuruyorum. İyi de oluyor.
Yoksa insan, dünyanın binbir türlü gaileleri içinde kaybolup, gidiyor. Uzlet zamanlarında nefs-i emmaremle, aklım ve vicdanım birbirleriyle hayali düşmanlar gibi mücadele eder, yaka-paça olurlar.
Burada bu mücadelenin bir kısmını sizlerle paylaşmak istedim. Belki sizler de nefislerinizle kavgalısınızdır? Hernekadar insanlara özel olsa da, nefislerin ortak yönleri vardır.
*Nefs-i emmaremle, akıl-vicdan arasındaki döğüşü bir ‘MUHAVERE’ şeklinde yazacağım. Bu muhaverede nefs-i emmare ‘NE’, akıl ve vicdan ise ‘ A-V’ şeklinde yazılacaktır. İşte muhavere başlıyor.
*NE; Rahatına bak. hayatın tadını çıkar!
-A-V; NASIL OLACAK BU?
*NE; Etliye-sütlüye karışma, gelen ‘Ağam’, giden ‘Paşam’ de. Kimin rüzgârı kuvvetli esiyorsa onun gemisine bin. Kimin sofrası zenginse oraya git, sana da bir şeyler düşer. Yahu eskiden ben buna ‘şöyleee şöyleeee… dedim, demediğimi bırakmadım şimdi nasıl olacak’ deme. Nasıl olsa insanoğlu unutkandır, çabuk unutur. Dün, dündür.
Bugün de, bugündür de. . Züğürtlerin yanında ne işin var, o kapılardan sana bir şey çıkmaz! Öyle vefâ imiş, dostlukmuş, bir kahvenin kırk yıl hatırı varmış.. geç bunları geeeç.. Bunlar eskilerde kaldı. .
Yeni konsept; ‘fast food’ konsepti. Her şey ayak üstü, çabucak, lokma boğazdan geçer geçmez ‘eyvallah’ bile demeden terk etme, unutma anlayışı…
*NE, daha bunlar gibi neler neler saydı.
-A-V; İYİ DE ZENGİN SOFRASI NASIL BULUNACAK? HERKESİ DAVET EDERLER Mİ? HADİ BULDUN DİYELİM. BUNUN AĞIR BİR BEDELİ OLMAZ MI?
*NE; Bak bir şey söyleyeceğim; Her kapıyı açan bir anahtar vardır.
-A-V; maymuncuk gibi yani.
*NE; aynen öyle. -A-V; Nedir ? *NE; Dalkavukluk Yağcılık-Yalakalık. Yanlış da yapsalar, haddi de aşsalar, kusurlu da olsalar.. insanlara karşı çıkmayacaksın, tenkid etmiyeceksin. ‘Aman efendim çok iyisiniz, çok yerinde hareket ediyorsunuz, isabet buyurdunuz’ vs vs, söylemek lazımdır. İnsanların çoğu yalan olduğunu bildikleri halde övülmekten hoşlanırlar. Övenleri de severler. Doğru sözlerden, tenkid edilmekten hoşlanmazlar.
-A-V; ADALET, HAKK’IN EMRİ NE OLACAK?
*NE; Adaleti siz mi sağlıyacaksınız? Hakk’ın emrini tebliğ etmek size mi kalmış? Siz kimsiniz, kendinizi ne zannediyorsunuz? Hem bunları yapacaksa yetkililer var, onlar yapar. Sana ne!
-A-V; İNSANLAR FITRATLARINI DEĞİŞTİRMESELERDİ, FİTNE-FÜCUR OLUP, BOZGUNCULUK YAPIP, YERYÜZÜNÜ CEHENNEME ÇEVİRİP YAŞANMAZ HALE GETİRMESELERDİ, RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH DİNİ VAHYEDİP, ELÇİ, PEYGAMBER VAZİFELENDİRİR MİYDİ?
*NE; Şimdi bunları düşünme. Bak, pekçok kafir, ateist, deist, dinsiz-imansız var, dünya böyle.
Herkese ne olursa sana da o olur. Üstelik Sen inanıyorsun. Hem Allah affedicidir. Tevbe edersin. Daha çok vaktin var, gençsin. Hem bazı hayırlar da işlersin. Umreye falan gidersin ne bileyim işte yaparsın bir şeyler.
-A-V; İnsanı bir nutfeden(zigot) yaratan bir Yaratıcı var. Soluduğu havayı, içtiği suyu, yediği sayısız leziz gıdaları bahşeden bir REZZAK-I KERİM var. Hiçbir mal sahibi malını yağmalatmaz. Bağilerden de hesap sorar. Hem ölüm var. Kabrin kapısı da kapanmamış. Sen de herkes gibi öleceksin. Hesaba da çekileceksin. Hem hesap, öldükten sonra başlıyacak. MAHKEME-İ KÜBRA kurulacak. Peygamberler ümmetlerine şahit olacaklar.
Dosyalar açılacak, yaptıkların bir bir ortaya dökülecek. Herkesin suçlu olması, senin suçunu ortadan kaldırmayacak. Her nefis kendi hesabını verecek. Muhakeme eden, hakimler hakimi, ADİL-İ MUTLAK olan Hz. ALLAH’tır.
Ey NE, Eğer ölümü öldürüp, kabrin kapısını kapatabilirsen veya ölümün seni bulamayacağı bir yer biliyorsan ve imkanın da varsa oraya git ve zannınca kurtul. Yok bunu yapamıyorsan ki, bunu yapabilen şimdiye kadar çıkmamış, sen de yapamıyacaksın. Ölüm bir gün seni de yakalayıp, istesen de, istemesen de, O MAHKEME-İ KÜBRA’YA CELB EDİLECEKSİN. Bundan kurtuluş yoktur. O yüzden tez vaktin varken serhoşluğu bırak, serkeşlikten vazgeç, bâtıl yoldan dön, Hak yola gir ve kurtul!
Prof. Dr. Yusuf Özertürk.
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
|