Sayfa: 1 2 3 [4] 5 6 ... 10
31
Ahmet Özhan - Türk Tasavvuf Müziği 2003 - 320 Kbps 25 / 00:01:13:04 / 167,26 MB
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
Ahmet Özhan - Türk Tasavvuf Müziği 2003 - 320 Kbps (25 / 73:04) ------------------------------------------------------------------------------------- Ahmet Özhan - 01 Ney Taksimi 01:20 Ahmet Özhan - 02 Sadr-ı Cümle 03:34 Ahmet Özhan - 03 Derdimin Dermanı 02:45 Ahmet Özhan - 04 Doğmazdı Kalbe İman 03:40 Ahmet Özhan - 05 Canım Kurban 03:33 Ahmet Özhan - 06 Rebab Taksimi 01:11 Ahmet Özhan - 07 Mah-ı Matem 02:25 Ahmet Özhan - 08 Tanbur Taksimi 01:43 Ahmet Özhan - 09 Daveri Asrı 02:46 Ahmet Özhan - 10 Şehitlerin 04:06 Ahmet Özhan - 11 Kanun Taksimi 01:42 Ahmet Özhan - 12 Abıdanı Mustafa 04:51 Ahmet Özhan - 13 Müştak Olup 05:47 Ahmet Özhan - 14 Kemençe Taksimi 01:33 Ahmet Özhan - 15 Müjde Müminler 04:50 Ahmet Özhan - 16 Kullarında Yok 03:49 Ahmet Özhan - 17 Elveda Bizden 03:18 Ahmet Özhan - 18 Ney Taksimi 01:27 Ahmet Özhan - 19 Cümle Hüccac 03:31 Ahmet Özhan - 20 Baş Kemençe Taksimi 01:28 Ahmet Özhan - 21 Gani Mevlam 03:14 Ahmet Özhan - 22 Tanbur Taksimi 01:29 Ahmet Özhan - 23 Urumdan Çıktım 03:28 Ahmet Özhan - 24 Ud Taksimi 01:28 Ahmet Özhan - 25 Mail Oldum 03:52
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
32
« Son İleti Gönderen: fanidunya NET Nisan 01, 2025, 05:07:10 ÖS »
Selamün Aleyküm Değerli radyo dinleycilerimiz: 1000 kişilik dinleme limitimiz 500 kişi daha ekleenrek 1 Nisan 2025 itibari ile 1500 kişi ye çıkarılmıştır,
SELAM SEVGİ VE SAYGILARIMIZLA.
SİZİN SİTENİZ FANİDUNYA FM.
SİZİN RADYONUZ FANİDUNYA FM.
HEPİNİZİ RADYO DİNLEMEYE VE PAYLAŞIMA BEKLİYORUZ, DAVET EDİYORUZ, DAVETLİSİNİZ.
33
« Son İleti Gönderen: fanidunya NET Nisan 01, 2025, 12:21:48 ÖS »
Mustafa Doğan Dikmen - Uşşak Faslı 1999 - 320 Kbps 16 / 00:01:11:11 / 162,95 MB
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
Mustafa Doğan Dikmen - Uşşak Faslı 1999 - 320 Kbps (16 / 71:11) ------------------------------------------------------------------------------------- Mustafa Doğan Dikmen - 01 Baş Taksim - Salih Bilgin 02:58 Mustafa Doğan Dikmen - 02 Darbeyn Usulünde Peşrev - Sultan I. Mahmud 06:53 Mustafa Doğan Dikmen - 03 Hafif Usulünde Kâr - Maragalı Abdülkadir 07:07 Mustafa Doğan Dikmen - 04 Darb-ı Fetih Beste - Hamamîzade İsmail Dede 07:51 Mustafa Doğan Dikmen - 05 Nim devir beste - Tulum Abdi 04:50 Mustafa Doğan Dikmen - 06 Ağır Aksak Semai Usulünde Ağır Semai - Halifezade Tahir Efendi 06:45 Mustafa Doğan Dikmen - 07 Ağır Aksak Semai Şarkı - Dede Efendi 03:20 Mustafa Doğan Dikmen - 08 Aksak Şarkı - Hacı Arif Bey 04:56 Mustafa Doğan Dikmen - 09 Aksak Şarkı - Şevki Bey 02:11 Mustafa Doğan Dikmen - 10 Kanun Taksimi - Taner Sayacıoğlu 01:24 Mustafa Doğan Dikmen - 11 Aksak Şarkı - Lem'i Atlı 04:36 Mustafa Doğan Dikmen - 12 Curcuna Şarkı - Enderunî Kadıköylü Ali Bey 03:37 Mustafa Doğan Dikmen - 13 Aksak Şarkı - Dellâlzade İsmail Efendi 04:22 Mustafa Doğan Dikmen - 14 Tanbur Taksimi - Murat Aydemir 01:51 Mustafa Doğan Dikmen - 15 Nakış Yürük Semai - Tab'î Mustafa Efendi 05:58 Mustafa Doğan Dikmen - 16 Neva Makamında Son Peşrev ve Son Yürük Semai 02:25
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
34
« Son İleti Gönderen: fanidunya NET Nisan 01, 2025, 12:11:06 ÖS »
Grup Ravza - Götür Beni Medineye 320 kbps - NETTE İLK 8 / 00:00:45:28 / 104,08 MB
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
Grup Ravza - Götür Beni Medineye 320 kbps - NETTE İLK (8 / 45:28) --------------------------------------------------------------------------------------- 01 - Götür Beni Medineye 04:48 02 - Hazreti Safvan 05:13 03 - De Ya Allah 04:45 04 - Şehitler Ölmez 06:49 05 - Nebiler Sultanı 06:06 06 - Tövbekarım 06:11 07 - Selamun Selam-Kurban Olam 05:17 08 - Zeyyinul Haram 06:15
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
35
« Son İleti Gönderen: fanidunya NET Nisan 01, 2025, 12:02:23 ÖS »
Grup Kıvılcım - Çeçen Dansı 320 kbps - NETTE İLK 10 / 00:00:43:34 / 99,74 MB
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
Grup Kıvılcım - Çeçen Dansı 320 kbps - NETTE İLK (10 / 43:34) ----------------------------------------------------------------------------------- 01 - Çeçen Milli Marşı 04:13 02 - Çeçen Dansı 03:59 03 - Yılmamalı 04:57 04 - Sır 04:27 05 - Gorajde 04:15 06 - Dua 05:03 07 - Selami 03:55 08 - Ben ve Sen 03:31 09 - Anne 04:25 10 - Ben Sensiz 04:44
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
36
« Son İleti Gönderen: fanidunya NET Nisan 01, 2025, 11:50:37 ÖÖ »
Grup Hayber - Seyrettim Muhammedi 320 kbps - NETTE İLK 10 / 00:00:58:10 / 133,16 MB
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
Grup Hayber - Seyrettim Muhammedi 320 kbps - NETTE İLK (10 / 58:10) ----------------------------------------------------------------------------------------- 01 - Seyrettim Muhammedi 07:28 02 - Hazreti Hamza 06:36 03 - Kerem Eyle 04:15 04 - Muhammedül Emin 04:40 05 - Açıldı Yareler 08:17 06 - Şahe Zaman 06:05 07 - Hz Hanzala 06:32 08 - Salatullah 04:12 09 - Hz Osman 04:01 10 - Şaha Gidelim 05:59
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
37
« Son İleti Gönderen: webtasarim Nisan 01, 2025, 11:34:22 ÖÖ »
Beklenen Nesil Nasıl Olmalı
İçinde bulunduğumuz dünyada, bütün şer odakları ve müstekbir güçler -her çeşidi ve şekliyle- İslâm’ı yok etmek için güç birliği oluşturmuşlardır. İslam’ı ve müslümanları karalamak için gerçekleri tersyüz etmek ve olmadık iftiralar atmak suretiyle rollerini iyi oynamaktadırlar.
Rasulüllah (s.a.v.), şu hadislerinde, bulunduğumuz durumu en iyi bir şekilde yansıtmaktadır: "İnsanlara öyle aldatıcı yıllar gelecek ki, yalancılar doğrulanıp, doğrular yalanlanacak. Hâinlere güvenilip, güvenilir kimseler ihânetle suçlanacak. İşte o zamanda Ruveybida konuşacak". "Ruveybida nedir? diye sorulduğunda, genelin işi hakkında konuşan, değersiz adam" buyurdu. (Sahih-i Câmiu’s-Sâğîr, 3544)
İşte bizler Ruveybidaların/değersizlerin egemen olduğu, sözleri ile gerçekleri çarpıtıp kitleleri maniple ettikleri böyle bir zamandayız. Beklenen nesil bu gerçekleri bilerek meydana inmelidir. Bu nesil bilmelidir ki, özü ve sözü doğru olan; Hakk’a dâvet eden ve dâvetinin karşılığında dünya hayatıyla ilgili hiçbir karşılık istemeyen Allah yolunun dâvetçileri yalanlanmakta, buna karşılık halkın geleceğini çalan, ahlâkî değer yargılarını yok eden, halkın İslâmî kimliğini silerek, onları kimliksiz ve şahsiyetsiz bir duruma getirmeyi amaçlayan bozguncular da doğrulanmakta ve tasdik edilmektedir. İşte "Beklenen nesil" bu ahval ve şerâitte görev yapacağının bilincinde olmalıdır.
Sözlerden ziyade eylemlerin değer ifade ettiği bir dünyada insanlar, sözü ile eylemi örtüşen modellerin peşinden giderler. Bundan dolayı da iyi örnek/model olmanın önemi, izahtan vârestedir. "Âdeta kötü âlimler, cennetin kapısına oturmuş, sözleriyle insanları cennete, amelleriyle de cehenneme dâvet ediyorlar. Sözleri insanlara: "Haydi cennete gelin" dedikçe, amelleri; "Onları dinlemeyin, eğer sizi çağırdıkları şey gerçek olsaydı ilk başta kendileri uyarlardı" demektedir. Görünüşte onlar rehberler gibidir. Fakat gerçekte yol kesici eşkıyalardan başka bir şey değildirler." İşte "beklenen nesil", özü-sözü ve eylemiyle uyumlu bir model olmak zorundadır. "Görünüşte yol gösteren bir rehber, hakikatte ise yol kesici bir eşkıya" asla olmamalıdır.
İslam toplumu, sınırları İslam imanıyla çizilmiş kardeşler topluluğudur. "Müslüman, müslümanın kardeşidir." (Müslim, Birr, 58). Müslümanlar, kardeşliği Kitap ve Sünnet ile ilan edilmiş ve Medine İslam toplumuyla kardeşliği yaşamaya başlamış bir ümmettir. Rasulüllah (s.a.v.) kardeşler arasındaki her türlü ilişkilerde, müslümana kendi nefsini ölçü almasını öğütleyerek "Hiç biriniz, kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe olgun mü’min olamaz." (Buhari, İman 7; Müslim, İman 71);
"Müslüman müslümana zulmetmez. Müslüman müslümanı, başına musibet geldiğinde terk etmez, onu zalimin zulmüne bırakmaz. Müslüman, din kardeşine yardımda bulundukça Allah da ona yardımda bulunur. Kim bir müslümanın dünya darlığını giderip de sevindirirse, Allah da kıyamet gününde onun sıkıntısını giderip mutlu eder. Kim dünyada müslüman kardeşinin ayıbını örterse, Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter" buyurmuştur. (Buhari, Mezâlim 3; Müslim, Birr 32)
Bu hadisler göstermektedir ki, İslam’da din kardeşliği duygu, düşünce, tavır, elem, keder ve sevinç olarak bütün mü’minlerin tek bir vücut olması, kendilerini böyle hissetmeleri demektir.
Nitekim bu husus Rasulüllah (s.a.v.) tarafından şöyle ifade edilmiştir: "Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve yekdiğerini korumakta bir vücut gibidir. Vücudun herhangi bir uzvu rahatsız olursa, öteki uzuvları da bu yüzden rahatsız olur ve uykusuz kalır." (Buhari, Edeb 27; Müslim, Birr 66)
"Mü’minler birbirlerine karşı, parçaları yekdiğerine kenetli sağlam bina gibidir." (Buharî, Salat 88, Mezalim 5; Müslim, Birr 65; Tirmizî, Birr 18)
İşte "Beklenen nesil" bu hadislerde ortaya konan fotoğrafta yerini almalı, müslümanlar arası ilişkilerde hep yapıcı ve kaynaştırıcı olmalı. Asla dağıtıcı, talan edici ve bozguncu olmamalıdır.
Beklenen nesil bilmelidir ki, insanlar bir fabrikanın standart ürünleri gibi değildir. Birbirlerinin çoğaltılmış fotokopileri de değildir. Bunun için her insandan aynı inanç ve düşüncede olması beklenemez. Hakkında muhkem ayet ve hadis olmayan konular ictihada açıktır, ictihada açık olanlar da ihtilafa açıktır. Müslümanların bütünlüğünü parçalamayan, kin, düşmanlık ve hasedden uzak olan farklı düşünceler de rahmettir ve servettir. Eğer Allah dileseydi, dinin tamamını tek bir görüntüde, ihtilaf taşımayan, ictihada ihtiyaç duymayan ve kendisinden zerre miktarı sapıldığında derhal küfre düşülen bir kalıp ve modelde de yapabilirdi. Eğer yine Allahu Teâlâ bütün müslümanların her şeyde ittifak etmelerini ve herhangi tâlî bir meselede veya temel olmayan aslî bir meselede dahi olsa ihtilaf etmemelerini dilemiş olsaydı kitabını, hakkında anlayışların farklılaşmadığı, yorum ve tefsirlerin artmadığı, delâleti katî olan muhkem nasslar halinde indirirdi. Fakat O, dinin tabiatının; dilin yapısı ve insanın karakteri ile ittifak halinde olmasını ve durumu kullarına geniş kılmayı dilediği için bu şekilde yapmadı.
İşte "Beklenen nesil" yoruma gerek duyulmayacak kadar açık ve seçik olan/muhkem nasslarla ortaya konan konularda ittifak edip, Yüce Allah’ın tolere ettiği/hakkında kesin hüküm koymayıp İslam’ın genel ilkeleri doğrultusunda hareket ederek sonuca varmalarını müslüman akıllara havâle ettiği konularda anlayışlı olmalı ve farklı görüşlere tahammül etmelidir. Kendi seçtiği ictihâdî görüşlerde "mutlak doğru bunlardır" diye ısrarcı olmamalıdır. "Bunlar benim, hataya ihtimali olan doğrularımdır. Bana göre diğer kardeşlerimin aynı konudaki farklı görüşleri de doğruya ihtimali olan yanlışlardır" diyebilme anlayış ve erdemini gösterebilmelidir.
Beklenen nesil, "Allah için sevmesini ve Allah için buğzetmesini" de bilmelidir. Egemen güçler âdetâ "toplumun inananlar kesimini hoşgörü borçlusu, kendilerini de hoşgörü alacaklısı" görmektedirler. Haksızlık, baskı ve zulüm yapmak, azgın azınlığın hakkı, bunları hoşgörü ve anlayışla karşılamak da bizlerin görevi sanılmaktadır. Hâlbuki sınırsız hoşgörü olamaz. Sevgi ne kadar tatlı ve sıcak, buğz ve kin ne kadar sert ve soğuk görülürse görülsün "Allah için" oldukları zaman, aralarında hiçbir fark kalmaz, aynı hükümde birleşirler. Her ikisi de "en üstün amel" derecesine yükselir. Ebu Zerr’in (r.a) naklettiği hadiste Rasulüllah (s.a.v.) bunu aynen şöyle ifade etmiştir: "Amellerin en üstünü, Allah için sevmek ve Allah için kin tutmaktır" (Buhârî, İman ; Ebû Dâvud, Sünne 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 146)
İslam ile ona taban tabana zıt olan terörü bir araya getirmekten, aynı şeymiş gibi göstermekten asla çekinmeyen hoşgörüsüzler bile, müslümanlardan anlayış ve hoşgörü beklemektedirler. Onlar bunu isterlerken kendi ilan ettikleri nefretlerini hiç akıllarına getirmemektedirler. "Anlayış ve hoşgörü müslümanların görevidir, hakkı değildir" demeye çalışıyorlarsa, her şeyden önce bizzat bu fikri ve anlayışı; hoşgörü ve müsamaha ile karşılamak mümkün değildir. Çünkü Rasulüllah (s.a.v.), müslümanların sadece sevme duygusuyla değil, aynı zamanda kin ve nefret duyguları ile tepki gösterilebileceğini, müslüman gönüllerin sevgi kadar etkili ve kutsal kin ve nefretle de "Allah için" olmak kaydıyla hareket edebileceğini bildirmiştir. Hatta O, elle ve dille düzeltilemeyen kötülüğe karşı, ancak kalben buğzetmek/kin duymak suretiyle müminin iman noktasında kalabileceğini de açıklamıştır.
İşte "Beklenen nesil" bu bilinçle sevgi, kin ve hoşgörü dengelerini iyi ayarlayan ve hepsini adresine, doğru gönderen bir nesil olmalıdır. Böyle bir nesil mutlaka inşa edilmelidir.
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
38
« Son İleti Gönderen: webtasarim Nisan 01, 2025, 11:31:05 ÖÖ »

Peşinden Gittiklerimizle Ahiret Yüzleşmesi
İnsan, toplumsal bir varlıktır. Tek başına yaşayamaz. Mektebine, meşrebine, karakterine ve inandığı değerlere uygun kişilerle birliktelikler oluşturur. Bir sosyal grubun, ya üyesidir veya sevk ve idarecisidir yahut da hocasıdır. İnsanlar, birbirlerini etkiler. İnsanoğlu bulunduğu toprağın ürünüdür. Kendini çevreleyen sosyal, kültürel ve ekonomik dokudan etkilenerek gelişimini tamamlar. Etkilediği ve etkilendiği kişi veya kişiler mutlaka vardır.
Oluşturduğumuz arkadaş ve dostlukların bizler üzerinde etkisini Rasûlullah (s.a.v) şöyle beyan ediyor: “Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.” (Ebu Davud, Edeb 19, H.no:4833; Tirmizi, Zühd 45, H.no:2379)
“İyi arkadaşla kötü arkadaşın misali, misk taşıyanla körük üfüren gibidir. Misk taşıyan ya sana verir yahut satın alırsın yahut da o miskten güzel bir koku duyarsın. Körük üfüren ise ya senin elbiseni yakar yahut ondan pis bir koku duyarsın.” (Buhârî, Büyü 38)
Bu hadislerin, atalar sözüne yansıması da şöyledir: “Arkadaşını söyle, kim olduğunu söyleyeyim.”
Buradan anlıyoruz ki, kişinin seçeceği dost ve arkadaşı, onu olumlu veya olumsuz yönde etkilemektedir. Önemli olan ahirette “Eyvah niye ben filanı arkadaş edindim ki” diyeceğimiz günler gelmeden, bu uyarılar doğrultusunda dost ve arkadaş edinmeliyiz. Yüce Allah bu konuda Furkan suresinde şu uyarıyı yapmaktadır:
“O gün, kendisine yazık eden, parmaklarını ısırarak şöyle der: “Âh, keşke Peygamberin yolunu tutsaydım! Vah bana, keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü Kur'ân bana gelmişken, gerçekten o, beni Kur'ân'dan uzaklaştırdı. Şeytan, insanı yüzüstü bırakıp rezil rüsvâ eder.” (Furkan: 25/27-29)
Allahu Teâlâ ve Rasûlü, kullarını bu şekilde uyarmaktadır. Kullar da seçimini buna göre yapmalıdır. Biz müslümanlar tek dünyalı değiliz. Bizim iki dünyamız vardır. Akıllı insan, dünyasını imar ederken ahiretini imha etmeyendir. Dünyada kurduğumuz dostluklar, edindiğimiz arkadaşlar, ders aldığımız hoca efendiler, tiryakisi olduğumuz ilim ve fikir adamları, peşinden gittiğimiz kanaat önderleri ve siyasi liderler, bize ahireti unutturmamalı, kıyamet günü Allah ve Rasûlü’nün huzurunda bizi mahcup etmemeli, mahşer meydanında bizden sıvışıp kaçmanın yollarını aramamalı. Dünyada aleyhlerine kimseyi konuşturmadığımız bu önderler, orada bize sahip çıkmalı.
“Biz o gün bütün insan gruplarını önderleri ile birlikte huzurumuza çağırırız.” (İsra:17/71)
“İşte o zaman kendilerine uyulan ve arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşır ve azabı görürler. Neticede aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır.” (Bakara:2/166)
“Onlara uyup arkalarından gidenler: ‘Ah ne olurdu, bir daha dünyaya gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşmış olsaydık!’ derler. Böylece Allah onlara bütün yaptıklarını hasretler ve pişmanlıklar halinde gösterecektir. Onlar cehennemden çıkmayacaklardır.” (Bakara:2/167)
“Allah, 'Sizden önce geçmiş cin ve insan ümmetleriyle beraber ateşe girin' der. Her ümmet girdikçe kendi yoldaşına lanet eder. Hepsi birbiri ardından cehennemde toplanınca, sonrakiler öncekiler için, 'Rabbimiz! Bizi sapıtanlar işte bunlardır, onlara ateş azabını kat kat ver' derler, Allah, 'hepsinin azabı kat kattır, ama siz bilmezsiniz' der.” (A’raf: 7/38)
“Bu defa öncekiler diğerlerine şöyle söyler: “Gördünüz ya, sizin bizden bir üstünlüğünüz, bize karşı bir ayrıcalığınız yok. O halde, bizzat kendi kazandığınıza karşılık olarak tadın şu azabı!” (A’raf: 7/38)
“Yüzleri ateşe çevrildiği gün, ‘Eyvah bize! Keşke Allah'a ve Peygamberine itaat etseydik’ diyeceklerdir.” (Ahzab: 33/66)
“Ve: “Ey Rabbimiz! Doğrusu biz efendilerimize ve büyüklerimize uyduk, onlar da bizi şaşırtıp yolumuzu saptırdılar. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver, onları büyük bir lanete uğrat diyecekler.” (Ahzab: 33/67-68)
“Derler ki: Ey Rabbimiz! Bunu bizim başımıza kim getirdiyse onun ateşteki azabını kat kat artır.” (Sâd: 38/61)
Bütün bu delilleri göz önünde bulundurarak, dini kimden öğrendiğimize hayatî önem vermeliyiz. Etkisinde kalıp peşinden gittiğimiz bu üstad, hoca veya şeyh kabul ettiğimiz kişiler, bizi merdiven altı dine çağırarak sırat-ı müstakimden kaydırırlarsa, ahiret manzaramız çok çetin olacaktır.
Dünyada asla aleyhine konuşturmadığımız, hatta canımızı bile siper edebilecek şekilde etkilendiğimiz bu beyleri, ahirette, sanki kırk yıllık can düşmanımızmış gibi “cehennemdeki santigrat derecelerini iki kat fazla vermesi için” Allah’a yalvaracağız.
Öyleyse iş işten geçmeden, dünyada iken, aklımızı cebine koyduğumuz kişinin ağzından çıkanı tartışılmaz doğrular kabul edip, sorgulamadan hayatımıza giydirerek onun sapıtmalarını din edinirsek, yukarıdaki ayetlerde yer alan büyük fotoğrafta yerimizi alacağımızdan şüphemiz olmasın.
“Efendim, bu dediklerinizi hangi kitaptan bulabilirim, delilleriniz nedir?” diye sorduğunuzda birileri; “Ben sana delil ve kitap ismi veremem ki, benim üstadım/şeyhim, Peygamberimizin ruhaniyetinin, sahabelerin ruhaniyetleriyle yaptığı sohbetlere katılıyor ve Rasûlullah’tan duyduklarını anlatıyor. Ya da bizzat Levh-i Mahfuz’dan naklediyor” diyorsa, bunun illüzyonik ve halüsinasyonik bir sapma olduğunu, böyle bir hurafenin Kur’an ve Sahih Sünnette yerinin olmadığını belirterek reddetmeden bu kervana katılanlar olursa, yukarıdaki büyük fotoğrafta, bitkin bir pişmanlık edasıyla yer alacağından endişemiz olmasın.
Ya da “Kendilerine indirileni insanlara açıklaman için ve düşünsünler diye, sana da bu Kur'ân'ı indirdik.” (Nahl:16/44) ayeti kerimesinin verdiği yetkiyle “Rasûlullah (s.a.v), Kur’an’ın hem tebliğcisi hem de açıklayıcısıdır. Peygamberimiz din adına ne söylemişse, vahyin kontrolünde söylemiştir. Kur’an vahyinin dışında da Rasulullah (s.a.v), Allah’ın ilkâ ve ikazı ile Kur’an’ın mücmelini tafsil, mutlakını takyid, müşkilini tefsir, âmmını tahsis etmiştir. Kur’an’da bulunmayan konularda yine Allah’ın yönlendirmesi ile yeni hükümler koymuştur. Yani Allah, bazı hükümlerini Kur’an’da kendi söylemiştir, bazılarını da Rasûlüne söyletmiştir” dediğinizde, “Hayır, Peygamberin böyle bir hakkı yoktur. O, Kur’an’ı tebliğ vazifesini hakkıyla yapmıştır. Hadis dedikleri külliyat ise iki yüz yıl sonra yazılmıştır. “Ben şuradaki arkadaşımızın kulağına ortalama bir hadis metni kadar bir söz söylesem ve arkadaşa da, ‘kulaktan kulağa oyunu oynuyoruz, kapıdaki söyleyecek bana’ desem; ne çıkar biliyor musunuz?
Çıkan söze kahkaha ile gülersiniz” diye sünnetle dalgasını geçtikten sonra, “Kim benim adıma yalan söylerse cehennemdeki koltuğuna hazırlansın” buyuruyor. Bu sözden dolayı sahabe içerisinde insaflı ve akıllı olan insanlar, ömürlerinde hiç rivayet etmemiştir” diyen zat, “Kulaktan kulağa oyunu” diye aşağıladığı hadislerden olan “Her kim, yalan söyleyerek söylemediğim şeyleri bana isnâd ederse cehennemdeki yerine hazırlansın!” (Buhârî, İlim, 38) hadisini kullanmıştır. Dolayısıyla tutarsızlıkta zirve yaparak kendi kendini yalanlamıştır. İşte dininizi bunun gibi dâl ve mudıl sünnet kaçkınlarından alırsanız, yarın ahiret yüzleşmesinde sizi bırakıp girecek delik arayacaklardır. Dünyada can ciğer kuzu sarması olan bunlar, sonunda birbirlerine lanet okuyan o büyük fotoğrafta yerini alacaktır.
Sonuç olarak deriz ki; ister ilkel, isterse modern hurafeler üreterek insanları sapıtanların kaydığı uçlara kaymayan, Rasûlullah’tan beri gelen aklıselim sahibi, sıratı müstakîmde sebatlı, Sevâd-ı Âzam çizgisinde olan âlimleri kendimize rehber edinmek zorundayız. Yoksa ahiret yüzleşmemizin çok çetin geçeceğinden şüphemiz olmasın.
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
39
« Son İleti Gönderen: webtasarim Nisan 01, 2025, 11:20:23 ÖÖ »

Allah'a İnandığımız Kadar Güvenmiyoruz
İmanın bir esası, bir de ahlakı vardır. İman esaslarına inanmak, yani Yüce Allah’ın Peygamberi vasıtasıyla gönderdiği zarûrât-ı diniyyeyi tasdik etmek imanın hakikatidir.
Allah’a güvenmek de imanın ahlakıdır. Gerçek mümin, Allah’a hem inanan hem de güvenendir. Bir müminin Allah’a imanı tam, fakat güveni eksik veya silikse imanında zafiyet var demektir.
Allah’a inanıyor fakat SSK, Bağkur ve Emekli Sandığı’na güvendiğimiz kadar Allah’a güvenmiyorsak işte o imanda bir problem vardır. Bizi küfürden kurtarır ama cehennemden kurtaran amel işletecek güçte değildir. Zaaf illetiyle mualleldir. Öyleyse inandığımız Allah’a tereddütsüz olarak güvenmek zorundayız. Mümin, “İnanan, güvenen, kendisine güvenilen ve başkasına güven verendir.”
Yüce Allah “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar” (Muhammed, 47/7) buyurmaktadır. Allah, 89 ayette “Ey iman edenler” diye müminlere özel hitapta bulunmakta ve onlara imanlarıyla uyumlu özel görevler vermektedir. Yukarıdaki ayette, müminlere yapacağı yardımı, kendine yani dinine yapacağı yardım şartına bağlamaktadır. Allah açık çek vermekte, kulunu sigortalamaktadır. “Ayaklarınızın sıratı müstakimde sabit ve güçlü kalmasını ve kendinize yardım yapılmasını istiyorsanız, bana yani dinime yardım edeceksiniz” demektedir.
Sigorta kurumları da “60 veya 65 yaşına kadar sigortalı bir işte veya devlet kademesinde çalışır, primlerini yatırırsan geriye kalan ömründe ben seni emekli ederek maaş ödeyeceğim. Seni şemsiyem altına alıyorum, sigortalıyorum, sağlık masraflarını da karşılayacağım” diyor. Biz buna sonuna kadar güveniyor ve aralıksız çalışıyor, kanunların yüklediği görevleri eksiksiz yaparak bu sigorta nimetinden istifade ediyoruz. Buraya kadar bir problem yok. Sosyal bir devlette bu gayet normal ve yerinde bir uygulamadır. “Vatandaş Niyazi”, verilen garantilere erişebilmek için üzerine düşeni hakkıyla yerine getiriyor ve bu konuda da “Acaba emekli edilir miyim, edilmez miyim? Primlerimin üstüne yatarlar mı? Beni üçkâğıda getirirler mi” diye bir güvensizliğe de düşmüyor. Ama “Kul Niyazi”, Allah’ın verdiği garantiye bu kadar güvenmiyor. Dine hizmet söz konusu olduğu zaman hemen mazeret üretme kolaycılığını tercih ediyor. Ona:
1. “İ’lây-ı kelimetullah için, yani Allah’ın adını yükseltmek ve tanıtmak için, Allah’ın dinini tebliğ etmek için, Allah’ın kitabını öğretmek için, Allah’ın kitabında öğretilen iman hakikatlerini anlatmak için infak edin, malınızdan harcayın denilse;
2. Kur’an ve Allah yolunda çalışan, Allah’ın adını yükseltmek için cihad eden tüm hizmet birimlerinin devreye konulması ve desteklenmesi emrediliyor. Bu sorumluluğumuzu yerine getirmek için malımızı, canımızı, zamanımızı, eforumuzu, sosyal statümüzü ortaya koyalım denilse;
3. Allah’ın adını âlemlere tebliğ etmek, tevhid kelimesini asrın anladığı dilde ispat ve ilân etmek, iman hakikatlerini yaymak ve neşretmek, Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez bir nur olduğunu hikmet diliyle cihana duyurmak, iyilikleri emretmek, kötülüklerden sakındırmak için kurs, dernek ve yurt açsak denilse;
4. İnsanların gönlünü İslam’a ısındırmak, müslümanı daha iyi müslüman yapmak, İslam aleyhine yapılan şerleri def etmek, gençleri kötülüklerden muhafaza etmek, Müslümanlıklarını güçlendirmek, müslüman kimliklerini korumak, İslam’a hizmet etmelerini sağlamak için gençlik dernekleri açsak denilse… Bizim “Kul Niyazi” bu sayılan hizmetlerde yer almamak için; devlet memurluğunu, yakında terfilerin yapılacağını, siyasi konjonktürü, ekonomik problemleri, fincancı katırlarını ürküterek elektrikleri üstüne çekmemesi gerektiğini, daha bu gibi faaliyetlerin erken olduğunu, kör olası hanede evlad ü iyalin bulunduğunu vs. vs. mazeretler zincirine ekleyip duracaktır.
Maddeler halinde saydığımız bütün bu hizmetlerin karşılığı Yüce Allah tarafından en az 1’e 10 mükâfat verilerek ödenecektir (Bak: Enam:6/160). Allah’ın yardımı tecelli edecek ve ayaklarımız kaymayacaktır. Niyazi, “vatandaş” iken SSK, Bağkur ve Emekli Sandığı’na kesilen primlerin hiç hesabını yapmıyordu. Nasıl olsa emekli parası olarak kendine döneceğinin rahatlığı içinde seve seve ödüyordu. Ama “Kul Niyazi”, “Zamanını, parasını ve eforunu Allah’ın dinine hizmette kullan ki, Allah da sana yardım etsin, ayağını sağlam bastırsın, 1’ine 10 versin ve sonunda seni cennetine koysun” anonsu karşısında ya boynunu büküp suskunlaşıyor, ya da mazeretler zincirine yenilerini ekleyerek savunmaya geçiyor.
Neden? Hep bundan. Yani Allah’a inandığı halde, SGK’ya güvendiği kadar O’na tam olarak güvenmemesinden… İşte kendi halimize terk edilmişliğin ve ataletimizin arka planında yatan gerçek budur. Çünkü Allah (c.c), Emrolunduğu gibi dosdoğru olmayan, O’nun rızasına uygun olarak dinine sahip çıkıp gayretlerini ortaya koyarak yardım etmeyenleri, kendi halleri ile başbaşa bırakır. İmam Azam’ın dilinde buna “Allah’ın hızlanı” denir.
Öyleyse gelin imanımızı masaya yatıralım. Allah’a olan güvenimizi tekrar gözden geçirelim. Allah’ın garantisine olan güvenimizde hiçbir sarsıntı duymadan O’nun dinine omuz verelim. Çünkü dünyamızı ve ahretimizi imar etmenin yolu buradan geçmektedir. Biz sefere çıkalım. Sefer için üzerimize düşen bütün hazırlıkları tamamlayalım. İnsan olarak yaşadığımız topraklarda Allah’ın dininin ihya ve inşası için bütün gücümüzü ortaya koyarak, var olan doğal enerjimizi tüketelim ve sonunda “Bittik ya Rabbî” dediğimizde Allah’ın yardım jeneratörü devreye girecektir. Hedefe varmak için üzerimize düşeni yapmadan, Allah yolunda tükenmeden Allah’tan yardım beklemek, Mehmet Akif’in tevekkülü anlatırken ifade ettiği gibi, -hâşâ- Allah’ı ırgat tayin etmektir. O halde unutmayalım ki, Allah’ın yardımı, O’nun dinine, gücümüzün sonuna kadar omuz verme ve enerjimizin tamamını o uğurda tüketme şartına bağlıdır. Allah yolundaki seferberliğimiz bu şekilde gerçekleşirse, Allah’ın yardımı da beraberinde tecelli edecektir. O zaman sefer bizden, zafer bahşetmek de Allahtan’dır. Eğer Yüce Allah, “Benim dinime yardım ederseniz, ben de size yardım ederim, elinizden tutar, ayağınızı kaydırmam” diyorsa, yardım eder ve elimizden tutar, ayağımızı da kaydırmaz. Çünkü Allah, şarta bağlı söz vermişse, o şart yerine getirilince, O da sözünü yerine getirir. Yani Allah vaadinden hulf etmez/caymaz. Biz müminler, imanımızın gereği olarak buna can-ı gönülden inanırız, inanmak zorundayız.
Ne mutlu Allah’a imanlarını, O’na güven ile taçlandıranlara!
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
40
« Son İleti Gönderen: webtasarim Nisan 01, 2025, 11:16:07 ÖÖ »

Kur'an'da Eleştiri
Rasulullah (sav) ve dört halife döneminden sonra, kaybettiğimiz değerlerin başında eleştiri ve muhalefet kültürümüz gelmektedir. Hayat kitabımız Kur’an’dan vereceğimiz örneklerle İslam’daki eleştiri anlayış ve uygulamasını bu yazımızda ortaya koymaya çalışacağız.
Eleştirmek, seçici davranmak demektir. Toptan kabul veya toptan red hastalığına düşmeden, iradesini ortaya koyarak doğruyu yanlıştan çekip çıkarmaktır. Hakkı batıldan, eleyerek ayrıştırmaktır. Vahiyden beslenen aklını devreye sokarak iradeli hareket etmektir. Çünkü eleştiri, bir irade kullanma sanatıdır. İradesini kullanan seçiyor demektir. Çünkü irade, seçme işini gerçekleştiren bir melekemizdir. Neyi seçiyorsanız, eliyorsunuz demektir. Öyleyse eleştirmek, eleyerek almak demektir.
Akıl-irade ikilisini devreye koymazsak; “Sen beni izlemeye devam et. Ben pirizim sen de fişsin. Fişini benim pirize tak, benim gibi hareket et, benim gibi düşün, aklını, iradeni bende yok et” diyerek insanları tek tipleştirip sürüleştirenlerin konu mankeni haline geliriz. İşte insanlar böyle haşhâşileşirler.
Bir takım cahil çevrelerde “Şeyhim bana içki iç dese içerim, çünkü vardır bir hikmeti” şeklindeki yaygın sapmanın gerisinde, akıl ve iradeyi devre dışı bırakarak eleştiri yeteneğini kaybetmek yatmaktadır. Bu meleke kaybolunca da doğruyu yanlıştan eleyerek alma diye bir irade ortaya konamayacaktır.
1) Yüce Allah, hayat kitabımızda Nur suresi 11-20 ayetlerinde Hz. Aişe validemize zina iftirasında bulunanlar karşısında sessiz kalanlar, ya da onlardan etkilenenlerle ilgili eleştiri yapmıştır. Bilindiği gibi iftira söylentilerini birkaç kişinin yaydığı ifade olunmaktadır. Bunlar da Abdullan b. Übeyy, Zeyd b. Rifa, Mistah b. Üsase, Hassan b. Sabit ve Hanne bint-i Cahş idi. Bunlardan ilk ikisi münafık, kalan üçü ise yanlış anlama ve irade zayıflığından dolayı şerre karışmış Müslümanlardı. Hz. Aişe validemizin: "İftirayla ilgili söylentiler, şehirde bir ay kadar süreyle yayılmaya devam etti. İftira kampanyası, Hz. Peygamber'e (sav) büyük bir üzüntü ve yıkım kaynağı oluyordu. Ben çaresizlikten ağlarken, anne-babam da benim ızdırabımdan dolayı adeta hastalanmışlardı” (Mevdudi, Tefhim, III/501-502) dediği bu büyük iftira kampanyasına karşı Kur’an, müslümanların tutumunu şöyle eleştirmiştir:
“İftirayı duyduğunuzda, inanan erkek ve kadınlar kendi kendilerine iyi zanda bulunup da, “Bu, apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi? İftira edenlerin buna dört şahit getirmeleri gerekirdi. Onlar bu şahitleri getirmedikleri sürece Allah katında yalancıdırlar. Allah'ın size dünyada ve âhirette lütuf ve merhameti olmasaydı, bu iftiradan dolayı başınıza kesinlikle büyük bir felaket gelecekti. Çünkü siz bu olayı dillerinize dolayıp, hakkında herhangi bir bilginiz olmadığı halde aranızda yayıyordunuz ve onu basit bir hadise sayıyordunuz. Oysa bu, Allah katında büyük bir olaydır. Bu iftirayı duyduğunuzda, “Bunu dilimize dolamak bize yakışmaz; bu, büyük bir iftiradır” demeliydiniz.” (Nur:24/12-16)
2) Kur’an, fâsığın haberini araştırmadan harekete geçmeyi eleştirmiştir. Hz. Peygamber (sav) , Benî Mustalik kabilesi İslam'ı kabul ettikten sonra, zekât tahsil etmesi için Velid bin Ukbe'yi onlara gönderir. Velid oraya gider, ama onlardan korktuğu için geri dönerek, Hz. Peygamber'e onların zekât vermeyi reddettiklerini ve kendisini öldürmeye kalkıştıklarını söyler. Bu haberi duyan Hz. Peygamber (sav) öfkelenir ve onları cezalandırmak amacıyla bir ordu göndermeye niyetlenir. Fakat tam bu esnada, Benî Mustalık'ın reisi Haris bin Dırar'ın, yanında bir heyetle Hz. Peygamber'e geldiği ve "Allah'a yemin ederiz ki, değil zekât vermeyi reddedip onu öldürmeye kalkışmak, biz Velid'i görmedik bile. Biz iman üzerindeyiz ve zekât vermeye de hazırız" demiştir. (Bak: Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, VII/196; Mevdudi,Tefhim,V/437)
Bunun üzerine “Ey inananlar! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırınız. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de, sonra yaptıklarınıza pişman olursunuz. Biliniz ki, aranızda Allah'ın peygamberi vardır. Şayet O, birçok işte size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz.” (Hucurat:49/6-7) ayetleri indirildi.
Birçok müfessir, Hz. Peygamber'in (sav) Benî Mustalık hakkında Velid'in haberine dayanarak onların üzerine orduyu gönderme konusunda çekinceli davrandığı görüşündedir. Ordu gönderme konusunda ısrar eden kimseler şu şekilde eleştirilerek uyarılmıştır: "Sizler Allah'ın elçisinin aranızda bulunduğunu, hakkınızda en hayırlı olana onun karar vereceğini unutuyorsunuz. Hz. Peygamber'in, sizlerin görüşüne göre hareket etmesi hususundaki ısrarınız uygun değildir ve bu davranışınız yersiz bir cesaret göstergesidir. Şayet Hz. Peygamber (sav) sizin görüşlerinize göre hareket edecek olursa, birçok hatalar yapar ve bunun sorumlusu da sizler olursunuz." (Mevdudi, Tefhim, V/439)
Doğruluğu araştırılmadan, getirilen haberin etkisiyle nazik ve kritik bir dönemde, böylesine asılsız bir habere dayanılarak hareket edilseydi büyük bir faciaya yol açılabilirdi. Bu bakımdan Allahu Teâlâ, önemli bir konuda getirilen bir habere hemen güvenmemelerini, haberi getiren şahsın itimada layık olup olmadığını araştırmalarını, bu şahsın fâsık ve güvene layık bir kişi olmadığı anlaşılırsa, getirdiği haber doğrultusunda harekete geçmeden önce haberin doğruluğunu araştırmalarını müslümanlara eleştirel bir üslûpla bildirmiştir. Aslında Hucurat suresinin hemen hemen tamamı muhteşem bir eleştiri suresidir.
3) Yüce Allah, Tahrim suresinde de Rasûlünü ve iki eşini eleştirmiştir: “Ey Peygamber! Niçin Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi, eşlerinin hatırı için haram kılıyorsun? Allah Ğafur ve Rahimdir.” (Tahrim:66/1)
Bu ayetin iniş sebebi ile ilgili, tefsir âlimlerimizce kabul edilmiş olan şu olay nakledilir: “Rasûlullah (sav), günlerini eşleri arasında taksim ederdi. Hz. Hafsa’nın günü gelince, anne ve babasını ziyaret için Peygamberimizden izin istedi. Rasûlullah da ona izin verdi. Hafsa gidince, cariyesi Mariye’ye haber gönderip onu getirtti ve Hafsa’nın evinde onunla birlikte oldu. Hafsa dönüp onu evinde görünce büyük bir kıskançlık hissetti ve şöyle dedi: “Ben yok iken onu evime sokup, yatağımda onunla birlikte mi oldun? Bunu sadece beni hakir gördüğün için yaptığın kanaatindeyim.”
Bunun üzerine Rasûlullah (sav), gönlünü almak için ona “Mariye’yi kendime haram kıldım. Bunu sakın hiç kimseye söyleme aramızda kalsın” dedi. Rasûlullah (sav) Hafsa’nın yanından çıkınca, Hafsa Hz. Aişe ile kendi arasındaki duvara vurdu ve Hz. Peygamberin “aramızda kalsın” dediği sırrı ona bildirdi. Hafsa ile Aişe validelerimiz birbirleriyle sıkıfıkı idiler. Rasûlullah (sav) bu olaya kızarak bir ay eşlerinin yanına gitmemeye yemin etti. Bunun üzerine Yüce Allah Tahrim suresinin ilk ayetlerini gönderdi. Başka bir nüzul sebebi olarak da, eşlerinin yüzünden bal şerbetini kendine haram kıldığı haberi nakledilmişse de müfessirlerce birincisi kabul görmüştür.” (Sabûnî, Saffetü’t Tefâsir, VI/492)
Ayetteki “Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi, eşlerinin hatırı için haram kılıyorsun? ifadesi, aslında bir soru olarak değil, yapılan davranışın beğenilmediğini ortaya koymak için kullanılmıştır. Yani maksat, Hz. Peygamber'in davranışının Allah tarafından hoş karşılanmadığının vurgulanmasıdır. Bu noktada Allah'ın helal kıldığı bir şeyi, Peygamber dahi olsa hiç kimsenin haram kılma yetkisinin olmadığı kuralı ortaya çıkmaktadır. Oysa Hz. Peygamber (sav) o şeyi akîdevî olarak ve şer'an değil, sadece kendi nefsine haram kılmıştı. Ancak O, sıradan bir insan konumunda değildi ve bir Peygamberdi. O'nun herhangi bir şeyi kendi nefsine haram kıldığında, ümmetin de o şeyi haram ya da en azından mekruh olarak kabul etme tehlikesi söz konusuydu. Veya ümmet içerisinde bazı kimseler, kendi kendilerine birtakım haramlar ihdas ettiklerinde, hiç kimse bunda bir beis görmeyebilirdi. Bu bakımdan Allahu Teâlâ, Hz. Peygamber'in bu davranışını eleştirerek bundan vazgeçmesini emretmiştir. Hz. Peygamber'in helal olan bu şeyi kendi isteği ile değil, hanımlarını memnun etmek için kendine haram kıldığı anlaşılmaktadır.
Ancak burada helal bir şeyi kendisine haram kıldığı için sadece Hz. Peygamber (sav) değil, O'nun hanımları da eleştiriye muhatap olmuşlardır. Çünkü O'nlar bir Peygamber hanımı olmanın önemini idrak edememiş ve Hz. Peygamber'i helal bir şeyi haram kılma tehlikesi içine sokmuşlardır. (Mevdudi, Tefhim; VI/392)
Olaya sebep olan eşleri de, Yüce Allah tarafından şu şekilde eleştirilmiştir: “Bir gün Peygamber, eşlerinden birine (Hafsa’ya) bir sır vermişti. Ama sırdaşı hanım, bunu kumasına (Aişe’ye) anlatınca Allah, Peygamberini durumdan haberdar etmişti. Peygamber de ayrıntıya girmeden, durumu sırdaşı hanımına bildirmişti. Peygamber durumu bu şekilde anlatınca, sırdaşı (Hafsa), “Bunu sana kim söyledi?” diye sormuş, Peygamber de, “Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah” demişti.” (Tahrim: 66/3)
“Ey Peygamber eşleri! İkiniz de Allah'a tövbe etmelisiniz. Çünkü kalbinizi bozdunuz. Eğer Peygambere karşı işbirliği yaparsanız, Allah onun koruyucusudur. Cebrail, duyarlı müminler ve melekler, ona sahip çıkacaktır.” (Tahrim: 66/4)
4) Yine Kur’an, düşmana karşı savaşma konusunda ağır davrananları ve yere mıhlanıp kalanları da eleştirmiştir. Rasûlullah (sav), hicri dokuzuncu yılda Bizans İmparatorluğunun Müslümanları yok etmek için kırk bin kişilik orduyla geldiğini haber aldı. O da Bizans İmparatorluğuna karşı savaş ilan etti. Fakat münafıklar aleyhte propaganda yaparak Bizans’a karşı savaş ilan etmenin intihar olduğunu halk arasında yaydılar.
Yeni müslüman olmuş bazı kimseler bu propagandaya inandı ve savaşa katılmak istemediler. Fakat Rasûlullah ve ashabın gayretleriyle otuz bin kişilik ordu hazırlandı ve Tebuk’e kadar gidildi. Düşman ordusu, müslümanların geldiğini duyunca kaçıp gitti. (Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Diyanet Vakfı yayını, s.192)
Yüce Allah, münafıkların ve savaşa katılmak istemeyen müslümanların tutumunu eleştirerek şöyle buyurmuştur:
“Ey iman edenler! Size ne oldu ki “Allah yolunda topluca savaşa çıkın!” denildiği zaman olduğunuz yere çakılıp kalıyorsunuz? Âhiret yerine dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama dünya hayatının sağladığı fayda, âhiretin yanında pek azdır.” (Tevbe: 9/38)
Kur’an’daki eleştirilere sayfalarca misal verebiliriz. Fakat maksadın hâsıl olduğuna inanıyor ve misalleri burada noktalıyoruz.
Görüldüğü gibi eleştiri, ilahî kaynaklıdır. Yüce Allah bizlere bu konuda örnek uygulamalar yapmıştır. Yanlışa dikkat çekmek ve doğruyu göstermek suretiyle, irademizi sağlıklı kullanmamızı istemiştir. Öyleyse eleştirmekten ve eleştirilmekten korkmamalıyız. Eleştirilemeyen kişi ve kurum olamayacağına inanarak doğruyu ve güzeli göstermek için eleştiri yapabilmeliyiz. Ama âlimi, cahil; yankesiciyi, hırsız; toto ve loto oynayanı da kumarbaz eleştirmemelidir. Çünkü eleştiri bir sorumluluk olduğu kadar aynı zamanda bir haktır. Bu hakkı da, hak edenler kullanmalıdır. Usulünce, âdâbınca ve erkânınca.
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
Sayfa: 1 2 3 [4] 5 6 ... 10
|