Sayfa: 1 ... 3 4 [5] 6 7 ... 10
41
« Son İleti Gönderen: webtasarim Nisan 01, 2025, 11:11:03 ÖÖ »

İbadetlerde Devamlılık Esastır
İbadet, sırf Allah rızası için O’na tazim ve saygı göstermek, O’nun emir ve yasaklarını yerine getirmektir. Ergenlik çağından itibaren başlayıp, ölüm anına kadar devam etmesi gereken bu görev, sadece belirli gün, saat ve dakikalara bağlı değildir. Bütün hayatı kapsamaktadır.
Allah’a kulluk için yaratılan ve dünyaya gönderilen insan, “Elbette sizi korku, açlık; mallar, canlar ve ürünlerden eksiltmekle deneriz” (Bakara2/155) ayeti gereği çeşitli yönlerden imtihana tabi tutulmakta ve kulluk yapıp yapmadığı konusunda sınanmaktadır.
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zâriyât, 51/56)
“İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?” (Kıyâme, 75/36)
“Sizi sadece boş yere yarattığımız ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn, 23/115)
“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize Kulluk ediniz...” (Bakara, 2/21) gibi âyetler, insanın sorumlu bir varlık olduğunu ifade etmektedir. Biz mü’minler, kıldığımız farz ve nafile namazlarımızın her rekâtında اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “(Rabbimiz!) Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım isteriz” (Fatiha, 1/5) diyerek her gün kulluğumuzu itiraf etmekte, ahdimizi yenilemekte ve ibadet hazzı ile yaratılış gayemizi hatırlamaktayız.
Merhum Muhammed Hamdi Yazır’ın ifadesiyle müminin, her gün “Kâinatta ben Allah’tan başkasına hürriyetimi veremem ve ancak O’na ve O’nun emrine boyun eğerim. İtaat etmeyi sever, isyandan nefret ederim, İyiliğe koşar, kötülükten sakınırım, iyiliğin başını da hakta bilirim. Allah’ın emrine uymayan, Allah hesabına yapılmayan hiçbir şeye ölürüm de baş eğmem. Çünkü ben yoktum, O beni var etti ve terbiye edip bana hürriyet verdi. Bu can, bu vicdan ve hürriyet bende O’nun emanetidir. Bunu yapan isterse sonsuz defalar daha yapabilir. Bundan dolayı O’nun yolunda her şeyi feda ederim. İstediği zaman yapabileceği, alacağı canımı da feda ederim, dünyayı da feda ederim. Bu uğurda acılara katlanır, iyilik ve hastalıklara göğüs gererim. Katlanamaz ve göğüs geremezsem ölürüm. O’nun emri gereği, zaten öleceğim. Ölürsem de böyle imanla, böyle bir dostlukla ölürüm. Başlangıcım toprak, sonum toprak olur. Allah’tan gelir, Allah’a giderim. İşte ben Allah’ın böyle bir kuluyum...” diyebilmesi ve buna içten bağlanması ne kadar büyüktür. İnsan için bundan daha büyük bir kuvvet, bir yücelik nasıl düşünülebilir? (Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul, 1971, c.1, s.103)
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ “Sana ِlüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” (Hicr, 15/99) ayeti kerimesi gereğince kulluk, süreklilik ister. Kullukta kesinti yoktur. Devamlılık onun temelidir. Bu açıdan kullukta tatil, izin, ara verme, istifa ve istirahat gibi dünyevi işlerde görülen kavramlar yoktur. Ancak kullukta, insanın fıtrî özelliklerine, sağlık durumlarına ve hayat şartlarına göre özel kurallar ve ruhsatlar vardır. İnsan, ergenlik çağından, ruhunu teslim edinceye kadar Allah’a kulluk yapmakla sorumludur.
Yüce Allah Kur’an’ın birçok yerinde müşriklerin itirazları ve inatlarına karşı; “Onlar, ne yaparlarsa yapsınlar, hangi hakarette bulunurlarsa bulunsunlar, seni ne şekilde incitirlerse incitsinler yılgınlık gösterme, tebliğ görevine devam et. Kulluk görevini ihmal etme. Secde edenlerden ol. Ölünceye kadar bana kulluk et” anlamında Hz. Peygamber’den ve ona tabi olan herkesten kulluğa devam etmelerini istemiştir.
Kulluk görevi süreklilik arz ettiğine göre, amellerde de devamlılık söz konusudur. Gerek Kur’ân-ı Kerim’de (Bak:Bakara,2/284;Ankebût,29/3) ve gerekse hadislerde (Bak:Tirmizî, Kıyâmet, 1) insanın bütün ömür dakikalarından hesaba çekileceği, verilen hayat nimetini nasıl ve ne yolda tükettiğinin sorulacağı beyan edilmektedir. Kur’ân’da, ibadetlerin başı olan namaz konusunda “Namazlara devam edin…” (Bakar, 2/238) buyrulmaktadır. Yine Kur’ân’da mü’minlerin özellikleri şöyle anlatılır: “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir. Onlar, namazlarında huşu içindedirler...Yine onlar, namazlarına devam ederler.” (Mü’minûn, 23/1, 2, 9); “Onlar, namazlarına da devamlıdırlar:” (Meâric, 70/23)
Bu ve benzeri âyetler ibadette devamlılığın esas olduğunu göstermektedir. Hz. Peygamberimizin amellerin devamlılığı konusundaki uygulamaları ve sözleri de bu izahımız teyit etmektedir. Alkame (r.a) şöyle nakleder: Mü’minlerin annesi Hz. Aişe’ye: “Ey mü’minlerin annesi! Resûlüllah’ın ibadeti nasıldı? Günlerden birine tahsis ettiği bir şey olur muydu?” diye sordum. Bunun üzerine Aişe (r.a) bana şu cevabı verdi: “Hayır! Onun ameli devamlıydı…” (Buharî, Savm, 64, Rikâk,18; Ebû Dâvûd, Tatavvû, 27; Ahmed b. Hanbel, IV, 109)
Yine Hz. Aişe’nin anlattığına göre Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Allah indinde amellerin en makbulü, az da olsa devamlı olanıdır.” (Buharî, Îman, 32; Rikâk, 18; Müsafirûn, 216, 218; Münâfikûn, 78; Ebû Dâvûd, Tatavvû, 27; Nesâî, Kıyâmü’l-Leyl, 19; İbn Mâce, Zühd, 28; Ahmed b. Hanbel, V, 219)
Görüldüğü gibi ayet ve hadislerde, ibadetlerde devamlılık emredilmiştir. Devamlı surette yapılan ibadetlerin az da olsa ara sıra yapılan ibadetten hayırlı olduğu anlaşılmaktadır. Zira devamlı bir şekilde yerine getirilen ibadet, az bile olsa Allah’a itaati, bağlılığı ve O'nu sürekli hatırlamayı ifade eder. Bu açıdan devamlı yapılan bir ibadet, devam etmeyen çok amelin kat kat önüne geçer.
Farz ve vacip olan ibadetlerde kesinti söz konusu olamaz. Bunların miktarları ve vakitleri kesin olarak tayin edilmiştir. Ayrıca beş vakit farz namazlarla birlikte ve belli bir devamlılık içinde kılınan revâtip sünnetlerde de süreklilik esastır. Dolayısıyla azlık-çokluk bu ibadetler için söz konusu olamaz. Rasulullah’ın çoğunlukla yapıp, ara-sıra terk ettiği prensibine uyarak bu revâtip sünnetlerde de devamlılık esas olmalıdır. Bunların dışında tatavvû/gönüllü olarak yapılan ibadetler, isteğe bağlıdır. Bir mü’min bu konuda prensip sahibi olmalı, gönüllü olarak ifa edilen ibadetlere de kendisini azar azar alıştırmalı ve devamlılık prensibini uygulamaya çalışmalı ve nefsini bu yönde terbiye etmeye gayret etmelidir.
Hz. Aişe validemizin anlattığına göre Hz. Peygamber (s.a.v), ayakları şişinceye ve patlayacak dereceye gelinceye kadar namaz kılardı. “Geçmiş ve gelecek günahların bağışlandığı halde, kendine bu şekilde niçin zahmet veriyorsun” sorusuna Hz. Peygamber, “Şükreden bir kul olmayayım mı?” diyerek cevap vermiş ve yaptığı bu uygulamanın kulluğun bir şükranesi olduğunu ifade etmiştir. (Buharî, Teheccüd, 6; Müslim, Münâfikûn, 79-81; Nesâî, Kıyâmü’l-Leyl17; Tirmizî, Salât, 187)
Bütün bu açıklamalar, kulluğun sadece belli günlere tahsisinin uygun olmadığını göstermektedir. Allahu Teâlâ’nın Ramazan ayı, kadir gecesi, Cuma günü, seher vakti gibi kıymetli, rahmetinin ve bağışlamasının bol olduğu günleri tahsis etmesinin sebebi, mü’minlere olan engin rahmetinin sonucudur. Allahu Teâlâ’nın diğer günleri de kulluğun yerine getirilmesi, ibadetlerin ifa edilmesi için önemli ve anlamlıdır. Akıp giden zaman içerisinde kulluk ve onun gereği olan ibadetlerin de kesintisiz ve noksansız devam etmesi gerekir. Mü’min, emanet olarak verilen hayatın, hiç ara vermeden tükendiğini unutmamalı ve kulluğun, sonsuzluğa uzanan çizgide sürekli devam etmesi gerektiğini aklından asla çıkarmamalıdır.
Ramazan ayını tamamladığımız şu günlerde, Ramazan mektebinde edindiğimiz “ibadetlerde devamlılık” hasletimizi aksatmadan devam ettirmeliyiz ki, yaratılış gayemize uygun olarak yaşadığımızın şahidi olsun.
Amin.
42
« Son İleti Gönderen: webtasarim Nisan 01, 2025, 11:04:46 ÖÖ »
İslam'da Kadının İş ve Sosyal Hayatı
Rasûlüllah (sav)’in 23 yıllık peygamberlik hayatını iki maddede özetler misiniz diye sorulacak olsa, şu cevabı veririz:
1-Bedevî bir toplumdan medeni bir toplum çıkarmıştır.
2-İnsan yerine bile konulmayan, bir mal gibi alınıp satılan ve sadece cinsel obje olarak kullanılan kadına itibarını iade etmiş ve onun, bir bütünün yarısı olduğunu ortaya koymuştur.
Bu gerçeği tespitten sonra konuya, Rasûlüllah ve Raşid Halifelerden sonraki dönemlerde, kadınla ilgili tarihî çarpıtmalardan girip kadın ve kızımızın bugün devlet, vakıflar ve sivil toplum örgütlerindeki çalışma hayatında gelmiş oldukları durumu ortaya koymak istiyoruz.
Sosyal bir varlık olan insanoğlu, kadın ve erkeği ile bir bütünü oluşturur. Bu iki varlık, hayatı beraberce omuzlar, Allah’ın (c.c) dinini üslenip topluma taşımada da her ikisi pay sahibidir. Yüce Allah (c.c) "Mü'min erkeklerle mü'min kadınlar birbirinin velileri/dost ve yardımcılarıdır. Bunlar iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar…" (9Tevbe:71) buyurmak suretiyle kadının da fıtratına uygun olarak Allah'a kullukta erkekten farklı olmadığını ortaya koymaktadır. O da iyiliği emir ve kötülükten nehiy vazifesini üstlenebileceğine göre, “ma'ruf” ve “münker”in neler olduğu konusunda bilgi ile donanması gerekmektedir.
Kur'an, sosyal hayatı paylaşırken hem erkeklerin hem de kadınların dikkat etmeleri gereken ahlaki kuralları belirlemiştir: "Mü'min erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır... Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları hariç, zinetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarını kapayacak şekilde örtsünler..." (24Nur:30-31)
"Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına (dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle..." (33Ahzab:59) diye buyuran ayet-i kerimeler bu ahlaki ilkeleri ortaya koymuştur.
Hz. Peygamber zamanında medenî, ahlakî ve edebî ölçüler içinde kalmış kadın-erkek ilişkilerinde kısıtlama yoktur. Müslüman hanımlar, Peygamberleriyle serbestçe görüşebildikleri gibi kendisinin idari halefleri durumunda olan ilk büyük halifeler de hanımlara karşı aynı davranışı göstermişlerdir.
Mesela kadınlar ile erkeklerin karşılıklı selamlaşmaları, İslam terbiyesi gereğiydi. Buhari’nin el-Edebü’l Müfred”inde “Kadınlar erkeklere selam verirlerdi” rivayeti nakledilmektedir. (Buhari, Edebü’l Müfred, rakam 1046)
Mesela kadınla erkeklerin birlikte sofraya oturmalarında bir sakınca görülmüyordu. Halifeliğinin son senesinde Hz. Ömer, ordudan kendisine haber getiren, önceden tanışık olmadığı bir müslümanı evinde kabul ediyor, yemek hazırlatıyor ve kendi hanımını, kendileri ile birlikte yemesi için sofraya davet edebiliyordu. Camide olsun, sokakta olsun Hz. Ömer gibi bir zata, hanımlar gayet sert tenkitler yöneltebiliyor ve bu büyük insan, onların haklı görüşlerini kabul etmekte tereddüt etmiyor, kendi fikrinden dönebiliyordu. (Prof. Dr. M.Said Hatiboğlu, Kültürel Mirasımızı Tenkid Zarureti, s.119)
İslam’ın getirdiği bu medeni hayat ne var ki, pek devam edemedi. İlk asırlarda tohumları atılan sosyal çalkantıların, fitne tehlikelerinin, kadınları sarsmasından korkan erkek takımı, onları duvarların arkasına hapsetmeyi çare zannettiler. Bu sakat düşüncelerini tatbik ettirebilmek için de Hz. Peygamber’e yalan isnad ettiler. Çünkü Kur’an-ı Kerim’e, işlerine yarayacak ayet eklemek ellerinden gelmiyordu, hadisi kullanmaya mecbur kaldılar. Hudeybiye anlaşmasından sonra hanımı Ümmü Seleme’nin görüşüyle hareket eden bir Peygamberin modeli ortada iken “Kadınlarla istişare edin fakat dediklerinin zıddını yapın ki, doğruya erişesiniz” emrini O yüce insana isnad etmekten utanmayan müslümanlar zuhur etti. Hem de “Ben söylemediğim halde bana yalan isnad eden, cehennemdeki yerine hazırlansın” mütevatir hadisi ortada durduğu halde!!!
İşin en acıklı tarafı, bu istismarın farkında olmayan bazı safdil âlimlerimizin sergiledikleri manzara olsa gerektir. Hâkim-i Tirmizi’nin bu çerçevede yürüttüğü safsata, ibret alınacak mahiyettedir: Miladi 9. Asrın muhaddisi, Nevâdiru’l Usûl adlı hadis kitabında; “Hanımlarınızı sokağa bakan odalarda oturtmayın, onlara yazı yazmayı da öğretmeyin”(Hakim-i Tirmizi, Nevâdiru’l Usûl, s.270.) ibaresini Hz. Peygamberden nakletmekte ve bu emrin hikmetini açıklamayı da vazife bilmektedir. Güya kadın yazı öğrenirse, söyleyemediğini yazıya geçirip fitneye düşürebilirmiş! Öyleyse suyu başından kesmek gerekirmiş. (Mehmet Said Hatiboğlu, a.g.e. s.122-123)
Bu konuda Hz. Ömer’e de yalan isnad etmekten geri kalmamışlardır. İbn-i Kuteybe’nin Uyûn’ul Ahbâr’ında kadınlara karşı sürdürülecek siyaset konusunda Hz. Ömer’e şu yalan haber isnad edilmiştir: “Onlara karşı çıplaklıktan yardım isteyin/fazla elbise almayın ki, dışarı çıkıp fitneye düşmesinler. Onlara çokça ‘hayır’ deyin. ‘Evet’ veya ‘olur’ demek onları daha çok istemeye teşvik eder.” (İbn-i Kuteybe, Uyûn’ul Ahbâr, 4/78.)
Tarihin derinliklerinde bir kısım ulema, sahih hadisleri görmezden gelerek yaşadığı devrin kadın algısının baskısıyla, kadınlara karşı bu denli tefrit duruşu sergilemişlerdir. Bu tefrit, zamanla ifrat görüşleri tetiklemiş ve günümüzde olduğu gibi İslam’ın kadına verdiği o asil makam yozlaştırılmıştır.
Yaratanın yaptığı vazife taksiminde, vücut teşekkülü ve ruh muhtevası bakımından taşıdığı özellikler sebebiyle kadının asli vazifesi anneliktir. Anne, ailenin mimarıdır, aile de toplumun ana rahmidir. Sağlıklı toplumları inşa edenler annelerdir. Kadının bu asil görevi hakkıyla yerine getirebilmesi için yorucu işlerde yıpranmaması gerekir. Çocuğun ruhi kabiliyetleri üzerinde gebelikten itibaren anne hayatının etkisi büyüktür. Çocuk ana rahminde iken annenin vaktinde yemek yeyişinin, uyuyuşunun, dinlenmesinin çocuğa ilk terbiyeyi verdiği bilinmektedir. Dünyaya gelince bu terbiyenin etkisi görülüyor ve böyle çocuk, vaktinde uyuyor ve uyanıyor. Çocuk süt emerken intizama alıştırılır. Üç saatte bir çocuğa süt veriş, geceleyin altı saat sütsüz bırakış çocuğa verilebilen ilk terbiyedir. (Bak: Dr. Mazhar Osman, Tabâbet-i Rûhiye, 1/244)
İş hayatına atılmış bir kadının bunca işleri yapmasına imkân yoktur. Çünkü kadın iş hayatında kadın maddeten ve manen yıpranır. Bir ev kadınının memuriyet ve iş hayatına atılmasının büyük bir ekonomik faydası da yoktur. Çünkü kazanacağı para, ev işleri ve çocuk bakımı, ayrıca daima dışarıda, insanlar arasında bulunacağından giyimi ve diğer hususları için yapacağı masraftan pek fazla olmayacaktır. Diğer taraftan işsizlik yüzünden boş kalan erkekler, işsizliğin ruhta yaptığı tahribat ile toplumun başına bela kesilen zararlı bir unsur haline gelmektedir.
Kadın, ev ve aile ortamından uzaklaştıkça evlilik bağları da gevşemektedir. Yirmi dört saatin mühim bir kısmını başkalarının emri ve kumandası altında çalışmakla geçiren, hayat mücadelesinin dalgaları arasında yıpranan narin yapılı ve ince ruhlu kadın, yavaş yavaş hırçınlaşmakta ve sinirlenmektedir. Akşamleyin yorgun argın evine gelince çocuklarına ve eşine verecekleri de pörsümüştür. Hatta bazı çalışan kadınlar o kadar erkekleşirler ki, kimseye minnet edecek değillerdir. Kendi ekmeğini kendi eliyle kazanmaktadır. İstediği zaman eve gelir, istediği zaman çıkar. Arzu ettiği meclis ve eğlencelere gider.
Yukarıdan beri dediklerimizi özetleyecek olursak, İslam; müslümanlara uymaları gereken kurallar koymuştur. Tesettürlü de olsa bir kadına şehvetle bakmayı yasaklamıştır.(Bak:24Nur:30)
Kadını toplumdan tecrid etmeyen İslam, bazı sosyal ve tabii ihtiyaçlar neticesinde erkeklere muhatab olan kadınlara ve kadınlara muhatab olan erkeklere yönelik bir takım uyulması gereken edep kuralları koymuştur.
Kadının konuşurken fitne uyandıracak bir üslupla konuşmaması, (Bak:33Ahzab:32) ayaklarını yere vurmaması, zinet yerlerini göstermemesi, halvet halinde olmaması, erkeklerle ihtiyaçtan fazla konuşmaması gibi edeb kurallarına uyulduğu takdirde, toplum içerisinde erkekler, kadınların işlerini sevk ve idare edebilirler.
Kadınlar da bu ahlak ve edeb kurallarına riayet etmek kaydıyla erkeklere muhatab olabilirler. Mecburiyetler bunu meydana getirebilir. Fitne korkusu her zaman vardır. Müslümanların cemaati, fıtne ihtimali olan kapıları mümkün mertebe kapadıktan sonra, kadınlarla olan sosyal ve eğitim işlerini deruhte etmelidirler.
Görüldüğü gibi İslam toplumunda kadının kayıtsız şartsız serbest hayata atılması tasvip edilmemiştir. Aynı zamanda kadının, ev içindeki terbiye ve idare vazifesi çok önemli olduğu ve zaten ailenin masrafına katılmakla sorumlu olmadığı için, iş hayatına da katılması âdet değildir. Ancak aslî vazifelerini ihmal etmemek ve İslam ahlak sınırlarını aşmamak şartıyla kendini fazla yormayacak işlerde çalışmasında bir sakınca yoktur. (Bak: Bekir Topaloğlu, İslam’da Kadın, s.257 vd.)
Bugün, devlet, vakıf ve diğer sivil toplum örgütlerinde çalışan bayanlarımız bu ölçülere ne denli uymaktadır? İşte bu tartışılır.
Sosyete bayanları bile kıskandıracak tarzda yüzlerine yaptıkları makyaj, sürdükleri parfüm, seslerindeki eda, erkekler karşısında ciddiyet ve vakardan uzak yılışık tavır ve hareketler, tesettürü sadece başörtüsü sanıp altına giydikleri pantolonlarla vücut hatlarını ortaya koyan, Rasûlüllah’ın ifadesiyle “Giyinmiş ama çıplak” durumunda olan kadın ve kızlarımızın, İslam’ın getirdiği edep ve ahlak kurallarına uyduklarını söylememiz mümkün değildir.
Bu bir yozlaşmadır. Kadının iş ve hizmet alanında bu şekilde istihdam edilmesine fetva vermek için din simsarı olmak gerekir.
Allah bizi bundan korusun
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
43
« Son İleti Gönderen: fanidunya NET Nisan 01, 2025, 09:16:51 ÖÖ »

Şeytan'ın Vesveseleri
Rabbimiz, dünyaya imtihan için gönderdiği kullarını, başıboş bırakmamıştır. İmtihan araçlarını onlara haber vermiş, onlardan korunma yollarını da öğretmiştir. İmtihan araçlarının en önemlilerinden biri de lanetli şeytandır. Şeytan lanetlenip kovulduktan sonra, Rabbinden insanların son bulacağı ana kadar mühlet almış, Âdem ve Havva ile başlayan saptırma mücadelesinde samimi, yılmadan, usanmadan, şevk ve heyecanla devam etmektedir. Mücadeleyi de yalnız yürütmüyor, hem kendi cinsinden, hem de saptırdığı insanlardan, piyade ve süvarileriyle insanlar üzerine saldırmaktadır. Şeytanın en güçlü silahı vesvesedir o da samimi mümine tesir etmez.
Şeytan düşmandır.
İnsanlara “elinde silahla düşmanın geliyor” denilse kaçacak yer arar. Rabbimiz binbir çeşit silahı olan şeytanın, bizim düşmanımız olduğunu haber veriyor ama kimsenin kılı kıpırdamıyor.
“Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.” (Bakara,168)
Mü’min, Rabbimizin düşman ilan ettiği, şeytanın peşine takılmaz. Çünkü onun taraftarlarını götüreceği yer cehennemdir. Hayvanlar bile yavrularına düşmanlarını öğretir de ondan kaçarlar. Akıl sahibi insan nasıl olur da Rabbinin düşman ilan ettiğini düşman bilmez?
“Biz her Peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık.” (En'am, 112)
Şeytanlar sadece cin şeytanlarından ibaret değildir. İnsanlardan şeytanlar da vardır. Allah’ın dinine savaş açan, insanların Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışan, ahlaksızlık ve hayâsızlıkları insanlar arasında yaymaya çalışan insanlar da birer şeytandır.
Şeytan ve dostlarıyla savaş
“Şeytanın dostlarına karşı savaşın, şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa, 76)
Rabbimiz şeytana ve taraftarlarına karşı da savaşmamızı emrediyor. Bu savaş insanı gafletten kurtarır, Şeytan ve avanesine karşı sürekli teyakkuz halinde olmayı sağlar.
“Şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar.” (En'am, 121)
Şeytan, dostlarını sürekli mü’minlerle mücadeleye çağırır, kendinin de bu mücadelede yardımcı olacağını söyler. Fakat Rabbinin mü’minlere melek orduları ile yardımını görünce de, hemen oradan sıvışır ve kandırıp savaşa sürüklediği adamlarını yalnız bırakır. Şeytanla mücadele günübirlik bir mücadele değil ömür boyu sürmesi gereken bir mücadeledir. Çünkü şeytan mücadelesine hiç ara vermemektedir.
“Şeytan onlara yaptıklarını süslemiş ve ‘Bu gün artık insanlarda size galip gelecek yok, mutlaka ben de size yardımcıyım.’ demişti. Fakat iki taraf yüz yüze gelince gerisin geriye dönüp, ‘Ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğiniz şeyler (Melekler) görüyorum. Ben Allah'tan korkarım. Allah, cezası çetin olandır.’ demişti.” (Enfal, 48)
Şeytan vesvese verir.
“Nihayet şeytan ona vesvese verip şöyle dedi: “Ey Adem! Sana ebedilik ağacını ve yok olmayan bir saltanatı göstereyim mi?” (Ta-Ha, 120)
İnsan faniliği sevmiyor, fakat dünya fani. Bakiye kavuşmak için, fani dünyadaki engelleri aşması gerekiyor, Bunları aşabildiğinde Rabbinin yanında ebedi mutluluğa kavuşuyor.
“Allah, şeytanın verdiği bu vesveseyi, kalplerinde hastalık bulunanlar ile kalpleri katı olanlara bir imtihan vesilesi kılmak için böyle yapar.” (Hac, 53)
Aslında şeytanın yaptığı, sadece kalplere vesvese tohumları saçmak. Nasıl ki hasta vücutlara mikroplara açıksa, hasta kalpler de şeytanın vesveselerine açıktır. Onları besler, büyütür. Vesveselerin girdabında boğulur gider.
“Kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşünürler sonra hemen gözlerini açarlar.” (A'raf, 201)
Şeytanın vesvesesi her kalbe saçılır. Mü’minlerin kalbi vesvesenin yeşermesine elverişli olmadığı için şeytanın vesvesesi orada yok olur.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, “Şeytanın hilesini vesveseye dönüştüren Allah'a hamdolsun.”buyurmaktadır.
Şeytan korkutur
“O şeytan sizi ancak kendi dostlarından korkutuyor. Onlardan korkmayın eğer mü’min iseniz benden korkun.” (Al-i İmran, 175)
Şeytan insanların kalplerine çeşitli korkular salarak onların imanlarını, ibadetlerini ve ahlaklarını bozmaya çalışır. Şeytan her zaman kâfirlerin gücünü büyük göstererek, mü’minleri onlarla mücadeleden alıkoymaya çalışmıştır. Tarih şahittir ki, Rablerinin yardımına müstehak olan mü’minlerin korkacağı hiç bir şey yoktur. Ecelin Rabbin elinde olduğuna inanan mü’min kimden korkar? Zaten korkunun da ecele hiç bir faydası yoktur.
“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size, çirkinliği ve hayâsızlığı emreder.” (Bakara, 268)
Şeytanın korkuyla insanların ayağını kaydırdığı hususlardan biri de, rızık endişesi, dolayısıyle fakirlik korkusudur. Bu korkuya kapılan insan da helal demez, haram demez her yolla mal yığmaya çalışır. Ölçüde, tartıda hile yapmaya başlar. İnsanları aldatır. Neticede ölçü tanımaz olur, çirkin yollarla, hayâsızca mal edinmeye çalışır.
Şeytan vaadde bulunur
“Onların mallarına ve evlatlarına ortak ol. Onlara vaadlerde bulun." Hâlbuki şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vadetmez.” (İsra, 64)
Şeytan, besmelesiz her şeye ortak olur. Mü’min her işinde besmele çekip Rabbine sığınmalıdır. İnsanları aldatmak için de yalan, yanlış bol vaatlerde bulunur. Ne gariptir ki insan Rabbinin vaadlerini kulak ardı eder de şeytanın vaadlerine kanar. Öyleyse mü’min iş bitmeden, ecel almadan şeytanın vesveselerinden kurtulmalıdır. Yoksa şeytanı değil kendimizi kınamak zorunda kalırız.
“İş bitince şeytan da diyecek ki: ‘Şüphesiz Allah size gerçek olanı söz verdi. Ben de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana güvendiniz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Şüphesiz ben, daha önce sizin, beni Allah'a ortak koşmanızı kabul etmemiştim.’ Şüphesiz zalimlere elem dolu bir azap vardır.” (İbrahim, 22)
Şeytan saptırır.
“Şeytan dedi ki:"Beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım.” (A'raf, 16)
Azgınları savunma psikolojisi, hata ve kusurlarını başkalarının üzerine yıkmak, kendilerini masum kabul etmek. Kendine kulluğa davet eden Rabbimiz, kendine samimi olarak yönelenlerin ayaklarını kaydırırım. Rabbimize ne büyük bir iftira.
“Ey Âdemoğulları! Avret yerlerini kendilerine açmak için, elbiselerini soyarak ana babanızı cennetten çıkardığı gibi, şeytan sizi de saptırmasın.” (A'raf , 27)
Rablerine samimi olarak iman edip itaat edenlere, şeytan bir yol bulamaz. Mü’min Rabbine olan iman ve itaatini güçlendirmeli ki, şeytan onu aldatmasın.
Şeytan bazı şeylerle aldatır
“Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide, 90)
İçki, kumar ve şans oyunları, her zaman insanlığın başının belası olmuştur. Bu kötülükler de her türlü pisliğin anası olmuş, toplumları helake sürükleyen felaketlerin de başında gelmiştir.
Şeytan ara bozar
“Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra; Rabbim beni zindandan çıkararak ve sizi çölden getirerek bana çok iyilikte bulundu.” (Yusuf, 100)
Yusuf aleyhisselam kardeşleri suçlu oldukları halde onları itham etmemiştir. Şeytanın vesveselerine kapıldığı sürece, anne, baba, evlatlar, dost ve kardeşler birbirine düşman olur.
“Kullarıma söyle: En güzel sözü söylesinler. Çünkü şeytan aralarını bozar.” (İsra, 53)
Bunun için şeytana fırsat vererek, düşmanlığa sebep olacak, çirkin söz ve davranışlardan uzak durmak gerekir. Çünkü bunlar şeytanın insanların arasını bozmak için kullandığı şeylerdir.
Şeytan Allah’ı anmayı unutturur
“Şeytan onları hâkimiyeti altına alıp kendilerine Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın tarafında olanlardır.” (Mücadele, 19)
Şeytanın hâkimiyetine girenlerin en bariz özelliklerinden biri de Rablerini unutmalarıdır. Rabbi unutmamak içi her an onunla beraber olma şuuruna ermek lazım.
Şeytan boş ümitlere düşürür
“Kendileri için hidayet yolu belli olduktan sonra gerisin geri dönenleri, şeytan aldatıp peşinden sürüklemiş ve kendilerini boş ümitlere düşürmüştür.” (Muhammed, 25)
İbnu Abbas der ki: Abdullah ibnu Sa'd ibni Ebi's'Sarh, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin kâtipliğini yapıyordu. Şeytan ayağını kaydırdı, adam irtidat ederek kâfirlere sığındı. (Nesei, Ebu Davud)
Hiç kimse nefsinden emin olmamalı, uyanık olmalı, Rabbinden yardım dilemelidir.
Şeytanlar kime iner
“Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar her günahkâr yalancıya inerler. Bunlarda şeytanlara kulak verirler. Onların çoğu ise yalancıdır.” (Şu'ara, 221-222-223)
Şeytan kendine kulak veren, her dediğini yerine getiren yalancıları çok sever ve onlardan hiç ayrılmaz. Onları bir günahtan diğerine koşturur durur.
Şeytan kötülükleri güzel gösterir
“Şeytan, onların işlerini süslemiş ve onları doğru yoldan alıkoymuştur. Hâlbuki onlar gözü açık kimselerdi.” (Ankebut 38)
Bazı kimseler, kendilerini çok uyanık, açıkgözlü zannederler. Şeytanın kötü işlerini süsleyerek, aldatıp günahlara sürüklediği kişiler kendilerini uyanık, açıkgözlü zannetmesinler.
Şeytana tapanlar
“Babacığım! Şeytana tapma!” (Meryem, 44)
Bu hitap İbrahim aleyhisselamın babasına hitabıdır. Rabbimiz şaşırtmasın, en mükemmel şekkilde yaratılan insan, nasıl oluyor da şeytana tapıyor. Evlat Rahmanın dostu bir peygamber İbrahim aleyhisselam, baba şeytana tapan kişi.
Şeytanın dost arkadaş ve taraftarlarının akıbeti
“Şeytan, kendi taraftarlarını alevli ateşe girecek kimselerden olmaya çağırır.” (Fatır, 6)
“Şeytan kimin arkadaşı olursa, o ne kötü arkadaştır.” (Nisa, 38)
“Şeytanlara kardeş olanlara gelince, şeytanlar onları azgınlığın içine çekerler.” (A’raf, 202)
“Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o apaçık bir hüsrana düşmüştür.” (Nisa, 119)
Rabbimiz, kendine dost olanları cennetle müjdeliyor, şeytana dost olanları ise cehennemle müjdeliyor. Âdemoğulları yolunuzu seçin.
Şeytanın şerrinden Rabbimize sığınmak gerekir
“Eğer şeytandan bir kışkırtma seni dürterse hemen Allah'a sığın.” (A’raf, 200)
Şeytan, Rabbimizin yolundan alıkoymak için, kalplere sürekli mesaj gönderiyor, Bu mesajları reddedilenler listesine alamadığımıza göre, derhal silelim ki, izi kalmasın.
“Allah’ın size lutuf ve merhameti olmasaydı, pek azınız hariç, muhakkak şeytana uyardınız.” (Nisa, 83)
Şeytanın vesveseleri zayıf olmasına rağmen, Rabbimiz biz aciz kullarına lutfediyor, merhamet ediyor da şeytana karşı yardım ediyor.
Şeytanı haklı çıkartmayalım
Şeytanın öncekiler hakkında zannının doğru çıktığı gibi, bizim hakkımızda da zannını doğru çıkarmayalım. İşte o zaman, yazık bize, vah bize.
"Şeytanın onlar hakkındaki zannı doğru çıktı. İnananlardan bir gurup dışında hepsi ona uydular." (Sebe, 20)
Şeytan mü’minlere zarar veremez
“Şeytan Allah’ın izni olmadan, mü’minlere hiçbir zarar vermez. Öyleyse mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.” (Mücadele, 10)
Mü’minler olarak, ne zaman Rabbimize hakkıyla tevekkül edebilirsek, işte o zaman tüm gereksiz kaygı ve sıkıntılarımızdan kurtulup huzura ereriz.
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
44
« Son İleti Gönderen: fanidunya NET Nisan 01, 2025, 08:50:15 ÖÖ »

İslam'ı Yaşamak Kolaydır
Dünyayı ve dünyadaki her şeyi, gökleri ve oradaki bütün varlıkları insanların hizmetine yaratan Yüce Allah, yine insanların saadeti için rehber ve yol gösterici olarak kitaplar ve peygamberler göndermiştir. Ancak hiçbir zaman altından kalkamayacağı bir yükle kullarını sorumlu kılmamış, sadece insanların iyiliğini murad etmiştir.
“Allah insanlar için kolaylık ister, güçlük çekmelerini istemez.“
“Allah hiçbir kimseyi, gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz” (Bakara,185, 286)
İslam’ın özünü oluşturan helal ve haramlar incelendiğinde de; can, mal, akıl, din ve neslin korunmasının amaçlandığı net bir şekilde görülür.
Kur’an der ki;
“Ey Muhammed! De ki: “Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve sınırı aşmayı, bir şeyi Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.”
“Peygamber onlara iyiliği emreder ve onları kötülükten meneder; yine onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar.” (Araf,33,157)
Haram ve helalleri belirlemek sadece Allah’a aittir. Bununla ilgili Kur’an şöyle buyurur;
“De ki: “Allah’ın kulları için yarattığı süsü, temiz ve iyi rızıkları kim haram kıldı?” (Araf,32)
“Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce Allah’ın kendilerine verdiği rızkı, Allah adına yalan söyleyerek yasaklayanlar muhakkak ki ziyana uğramışlar, yoldan sapmışlardır.”(Enam,140)
“Ağzınıza geldiği gibi yalan yanlış konuşarak, “Bu helâldir, bu haramdır” demeyin; çünkü Allah hakkında asılsız şey söylemiş olursunuz. Allah hakkında asılsız şey söyleyenler de kesinlikle iflah olmazlar.” (Nahl,116)
“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve güzel şeyleri haram saymayın, sınırı da aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez.” (Maide,87)
“Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi kendine niçin haram ediyorsun?” (Tahrim,1)
Hz. Peygamber de buyurur ki;
“Helâl bellidir; haram da bellidir.” (Müslim, Müsâkât,107)
“Helâl, Allah'ın Kitabı’nda helâl kıldıklarıdır. Haram da Allah’ın Kitabı’nda haram kıldıklarıdır. Hakkında bir şey demedikleri ise müsamaha gösterdiği şeylerdendir.” (Tirmizî; İbn Mâce)
Ayetler ve hadislerin ışığından yansıyan sonuca göre, insanların kendi kafalarına göre bir şeye helâl veya haram demeleri haddi aşmak ve Allah’ın kabul etmediği davranıştır. Bu nedenledir ki, sırat-ı müstakim yolunda rahat yürüyebilmek için Kur’an’da zikredilen haramları ve emirleri bilmek önemlidir.
İşte Kur’an’da geçen haramlar;
Allah’a ortak koşmak.
Haksız yere bir kişiyi öldürmek.
Geçim endişesi nedeniyle çocukları öldürmek.
Kendini öldürmek, intihar etmek.
Savaştan kaçmak.
Zina yapmak.
Eşcinsellik.
Falcılık/büyücülük yapmak.
Yalan söylemek ve iftira atmak.
Yalan şahitlik yapmak.
Domuz eti, kan ve leş yemek.
İçki içmek.
Hırsızlık yapmak.
Kumar oynamak.
Rüşvet alıp vermek.
Faiz parası yemek.
İsraf yapmak.
Emanete ihanet etmek.
İnsanları çekiştirmek.
Bilgisiz konuşmak.
İnsanlarla alay etmek, dalga geçmek.
Kur’an’da geçen Yüce Allah’ın başlıca emirleri de şunlardır;
Sadece Allah kul olmak.
Namaz kılmak.
Zekat vermek (Zengin olanlar).
Oruç tutmak (sağlıklı olanlar).
Hacca gitmek (zengin ve yolculuğa gücü yetenler).
Anne babaya iyi davranmak.
Ölçü ve tartıda dürüst olmak.
Adaletli olmak, adaleti ayakta tutmak.
Emaneti ehline vermek (liyakat)
Ahiret yurdu ve dünya için çalışmak.
İnsanlara iyilik yapmak.
Sözünde durmak.
Örtünmek.
Gençleri evlendirmek.
Kur’an’da sayılan haramların bir çoğu, inanmayan insanların bile kendisini koruduğu ve yapılmasını çirkin bulduğu, bir kısmı ise kendisi yapsa bile tavsiye etmediği davranışlardır. İçki içen veya kumar oynayan baba, çocuğunu ve ailesini içki ve kumardan korumaya çalışır, kimseye de tavsiye etmez. Dolayısıyla, hırsızlık, insan öldürmek, rüşvet, ihanet, aldatmak gibi fıtratın kabul etmediği davranışlardan kendisini koruyan; adalet, emanet, iyilik yapmak ve dürüst olmak gibi emirleri uygulayan kimse büyük oranda İslam’ın kurallarına fiilen uymuştur. İman edip, namaz gibi Allah’a karşı ibadetleri yerine getirir ve insan haklarını korumaya yönelik Allah’ın emir ve yasakları hakkında titizlik gösterirse müslümanlığı hayata geçirmiş demektir.
Ancak ne yazıktır ki, din adına söylenen ve Kur’an’a ters olan hurafe sözler ve hurafeleri fırsat bilen İslamofobi faaliyetleri İslam hakkında, yaşanmaz bir din izlenimi vermekte ve gençlerin Allah’tan uzaklaşmalarına sebep olmaktadır. Tabi ki gençleri Allah’ın yolundan saptıran sebepleri sadece hurafecilere yıkmak da sorumluluktan kurtarmaz.
İlim ehli bilginlerin meydanları boş bırakmamaları gerekir. Çünkü, oluşan boşluğu birileri mutlaka doldurur ve telafisi imkansız zararlar verir.
İslam’da yeri olmayan hurafe sözlerin tehlikesine dikkat çeken Peygamberimizin şu uyarısı çok manidardır;
“Kuşkusuz Allah, ilmi kullarının arasından çekip almaz. Bilakis âlimlerin vefatıyla ilmi alır. Sonunda hiç âlim kalmayınca, insanlar cahil kimseleri önder edinirler. Onlara birtakım sorular sorulur, onlar da bilgisizce fetva verirler. Böylelikle hem kendileri sapar hem de (insanları) saptırırlar.” (Buhârî, İlim, 34)
İlim ehli Peygamber varislerinin, sahih din bilgisiyle her platformda kendilerini daha canlı göstermeleri gerekmekle birlikte, insanların da din konusunda bilgilerine başvurdukları kimseleri araştırmaları gerekir. Bilinmelidir ki, her söz doğru değildir. Hele, yalan dolanın hızlı yayıldığı teknoloji çağında, özellikle dinle ilgili söylenenleri elekten geçirmeden kanaat belirtmek yanıltıcı olur.
Din, Kur’an ile tamamlanmıştır. İlave ve çıkartma kabul etmez. Kur’an’da Yüce Allah, “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım”(Maide,3) buyurarak, dinle ilgili söylenmesi gerekenleri Hz. Muhammed’e bildirdiğini ve onu son peygamber olarak gönderdiğini açıkça duyurmuştur.
Kur’an, insanlara Allah’ı tanıtıp sadece O’na kul olmayı emreder, din konusunda Allah’a ortak kabul etmez, dünyada barış ve güveni hakim kılmayı amaçlar ve cennete giden yolu öğretir.
“İnsanları Allah’a çağıran, din ve dünyaya yararlı iş yapan ve “Ben müslümanlardanım” diyenden kimin sözü daha güzeldir?” (Fussılet,33).
Dolayısıyla, Allah’tan başkasına çağıranlar ve onlara kanıp umut bağlayanlar, dini ve dünyayı tahrip edenler Allah’ı tanıyamamıştır.
Kur’an, müslümanları bölük paça edenleri ve fitne çıkaranları reddeder. Bununla ilgili Kur’an şu uyarıyı yapar;
“Ey Muhammed! Dinlerini bölüp gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir alakan yoktur.
Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.”(Enam,159)
“Şirke sapanlardan, dinlerini parçalayıp her bir grubun kendindekini beğendiği fırkalara ayrılanlardan olmayın.”(Rum,32)
“Hep birlikte Allah’ın ipi Kur’an’a sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın.”
“Parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayınız. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” (Al-i İmran,103,105). Dolayısıyla, insanları bölük parçaya ayırmak, toplumun huzur ve güvenliğini bozmak, şahsiyetlerini yüceltme uğruna gruplar oluşturmak Allah’a davet değildir.
Kur’an, sadece uyarıcıdır. Kimseyi zorlamaz, kişi kendisi istemedikçe kimse kimseyi de hidayete erdiremez. Hidayet Allah’a aittir, O da isteyene verir.
“Ey Peygamber! Kuşkusuz sen istediğini hidayete erdiremezsin.” (Kasas,56)
“Eğer rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi. Hal böyleyken, mümin olsunlar diye sen tutup insanları zorlayacak mısın!” (Yunus,99). İslam kimliğiyle ortaya çıkanlar da, hem güzel örneklikle hem de Kur’an’ın öğrettiği metodla davet görevini yerine getirirler;
“Rabbinin yoluna hikmetle (delille) ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle tartış.” (Nahl,125)
Kur’an’ın, sert bir üslupla uyardığı bu yasakları dikkate almadan, din konusunda Allah’a ortaklık yapanlar, dini bölük parçaya ayırıp kendi grubundan olmayanları tekfir edecek kadar haddi aşanlar, Allah’ın helal dediğine haram, haram dediğine helal diyerek dini tahrif edenler, hem kendileri Allah’ın yolundan sapıyor hem de insanları saptırıyorlar.
Sonuç itibariyle, fıtratı bozulmamış ve insanlığı kaybolmamış kimseler için İslam, yaşanması kolay bir dindir. İslam’ın güzelliğini ve kolaylığını gölgeleyen hurafe engelleri de aşılırsa, kulun Allah ile buluşması daha kolay olacaktır.
Mahmut Göl.
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
45
« Son İleti Gönderen: fanidunya NET Nisan 01, 2025, 08:41:34 ÖÖ »

Sadaka, Müslümanlığı Ölçen Terazidir
Sadaka, mali bir ibadet olmanın yanısıra, içerdiği anlam itibariyle sadakat, doğruluk, samimiyet ve gönül kazanmaya yarayan bütün güzel davranışlardır.
Hz. Muhammed (sas);
"Her Müslümanın sadaka vermesi gerekir.”
buyurdu. Bunu duyanlar bir an için şaşırdılar.
Çünkü aralarında zengin olmadıkları için mal ile sadaka veremeyenler de vardı. Hemen sordular:
"Sadaka verecek mal bulamayana ne dersin?"
Allah Resûlü, "Eliyle emek verir çalışır. Hem kendisi faydalanır, hem de sadaka verir." buyurdu.
Sahabe tekrar, "Ya buna gücü yetmezse ne dersin?" diye sordular.
Peygamber, “İhtiyaç sahibi, darda kalmış ve mazlum kimselere yardımcı olur.” dedi.
Sahabe tekrar; “Ya buna gücü yetmezse ne dersin?” diye sorunca Resûlullah;
İyiliği veya hayrı ister.
Bunu da yapmazsa ne dersin?” diye dördüncü kez sorunca, “Kötülükten uzak durur. Bu da bir sadakadır.” buyurdular. (Müslim, Zekât, 55)
Hz. Muhammed başka hadislerde;
"Güneşin doğduğu her gün, insanın bütün eklemleri için sadaka vermesi gerekir, buyurmuş ve sadaka türlerini şöyle sıralamıştır;
İki kişinin arasını düzeltmek sadakadır.
Bir kimseyi kaldırarak hayvanına binmesine yardımcı olmak veya eşyasını ona yüklemek sadakadır.
Güzel söz sadakadır.
Namaza giderken atılan her adım sadakadır.
Yoldaki rahatsızlık veren şeyleri kaldırmak sadakadır.
Kendini doyurmak için harcadığı sadakadır.
Çocuğuna yedirdiği şey sadakadır.
Eşine yedirdiği şey sadakadır.
Hizmetçisini doyurduğu şey sadakadır.
Müslüman kişinin bir insana selâm vermesi sadakadır.
Müslüman kardeşine güler yüzlü davranmak sadakadır.
Kovasındaki suyu paylaşmak sadakadır.
Kaybolan birine yolu tarif etmek sadakadır.
İyi göremeyen birine rehberlik etmek sadakadır.
Üzerinde hakkı olduğu kimseye veya borçlusuna anlayışlı davranarak süre tanımak sadakadır.
Bir kimsenin diktiği ağaç veya ekinlerden her türlü canlının yedikleri sadakadır."
Müslüman kimse, her gün güneş battığında kendisine şu soruyu yöneltmelidir;
Bugün ben sadaka adına ne yaptım?
Dert ve sıkıntı gideren, yüzleri gülümseten, kalpleri okşayan bir iş yapmışsa, hatta bunlardan hiç birini yapamamakla birlikte hiç bir canı acıtmadıysa, incitmediyse o günün sadaka borcunu ödemiştir.
Ne kadar bol sadaka, o kadar bol İman ve İslam.
Sadaka, imanı ve müslümanlığı ölçen terazidir.
Mahmut Göl.
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
46
« Son İleti Gönderen: fanidunya NET Nisan 01, 2025, 08:34:41 ÖÖ »

İyilikle Güzelleşir Dünya
Toplumların barış ve huzur içerisinde varlığını sürdürebilmesi için ahlaki değerlerin etkinliği hayati bir önem taşır. Bu değerlerin başında ise hiç şüphesiz iyilik (birr) yer alır. İnsanlık tarihi boyunca farklı medeniyetlerde çeşitli biçimlerde varlık gösteren iyilik, İslam düşüncesinde ise yalnızca bireysel bir fazilet değil; aynı zamanda toplumsal adaletin, kardeşliğin ve merhametin tesis edildiği dinamik bir sorumluluk olarak tanımlanır. Bu bağlamda Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in (sas) sünnetinde iyilik, hayatın tüm alanlarını kuşatan kapsamlı bir değer olarak işlenmiştir.
Özellikle Ramazan ayı, iyiliğin bireysel ve toplumsal düzeyde zirveye ulaştığı, paylaşmanın ve yardımlaşmanın derinleştiği müstesna bir zaman dilimidir.
Kur’an-ı Kerim'de İyilik Kavramı
Kur’an-ı Kerim’de iyilik, bireysel arınmanın ve toplumsal düzenin vazgeçilmez ilkesi olarak sunulur. Bakara Suresi 177. ayette şöyle buyrulur:
“Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemlilik değildir. Asıl erdemli kişi Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; namazı kılıp zekâtı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takva sahipleri bunlardır.”
Bu ayet iyiliği, yalnızca niyet boyutunda kalan soyut bir anlayıştan çıkararak; imanla, infakla, sabırla ve adaletle harmanlanan aktif bir yaşam pratiğine dönüştürür. Kur’an’da iyilik çoğu zaman “hayırlarda yarışmak” (Bakara, 148) ifadesiyle teşvik edilir. Bu, iyiliğin durağan değil; süreklilik arz eden bir gayret olduğunu gösterir.
Ramazan ayı ise, iyiliğin bireysel ve toplumsal ölçekte yeniden inşa edildiği bir mevsimdir. Orucun insanı açlık ve susuzlukla terbiye ederek başkasının halini anlamaya sevk etmesi, infak ve zekat ibadetlerinin bu ayda yoğunluk kazanması, iyiliğin Ramazan ile nasıl bir bütünlük arz ettiğini ortaya koyar.
Sünnet Perspektifinde İyilik ve Ramazan
Hz. Peygamber’in (sas) hayatı, iyiliğin gündelik hayata nasıl yansıması gerektiği konusunda örneklerle doludur. "İyilik güzel ahlaktır." (Müslim, Birr, 15.) hadisi, iyiliği İslam ahlak sisteminin temeli olarak konumlandırırken; "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır" (Buhârî, Mağâzî, 35.) hadisi ise iyiliğin toplumsal fayda esasına dayandığını ortaya koyar.
Hz. Peygamber’in Ramazan ayındaki infak ve cömertlik uygulamaları, bu ayı adeta iyilik ayı olarak tanımlamayı mümkün kılar. Nitekim ashabının anlatımıyla Resûlullah (sas) Ramazan ayında "esen rüzgardan daha cömert" olurdu (Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1). Bu cömertlik ve iyilik hali, ümmetin Ramazan ayını bir sosyal dayanışma, yardımlaşma ve kardeşlik seferberliğine dönüştürmesi gerektiğine işaret emektedir.
İslam Medeniyetinde Kurumsallaşan İyilik
Tarih boyunca İslam medeniyeti iyiliği bireysel sınırların ötesine taşıyarak kurumsal bir yapı haline dönüştürmüştür. Özellikle vakıflar aracılığıyla toplumun her kesimine hizmet ulaştırılmış; yoksullara, yolculara, öğrencilere, hastalara ve hatta hayvanlara yönelik iyilik teşkilatları kurulmuştur.
Osmanlı döneminde Ramazan ayı, bu vakıfların faaliyetlerinin zirve yaptığı zaman dilimi olarak öne çıkmıştır. İftariyeliklerin dağıtıldığı, fakirlerin gözetildiği, borçluların desteklendiği Ramazan günleri, iyiliğin toplumsal bellekte kökleştiği önemli örneklerdir.
Sanat alanında da iyilik, estetik bir dil aracılığıyla topluma kazandırılmıştır. Ramazan aylarında hat sanatıyla yazılan Kur’an-ı Kerimlerin çoğaltılması, cami süslemelerindeki dua ve hadisler, toplumun manevi atmosferini güçlendirmiş; iyilik, sanat yoluyla kalplere nakşedilmiştir.
Günümüz Uygulamaları ve Ramazan'da İyilik Hareketleri
Günümüzde iyilik, hem bireysel hem de sosyal yapılar vasıtasıyla küresel boyutta sürdürülmektedir. İyiliğe öncülük eden Diyanet Vakfımız aracılığıyla, Türkiye’den Afrika’ya ulaştırılan su kuyuları, Ramazan kumanyaları, kurban organizasyonları ve eğitim bursları, İslam medeniyetinin iyilik geleneğinin yansımalarıdır.
Öte yandan sosyal medya üzerinden düzenlenen iftar organizasyonları, online zekât kampanyaları, dijital ortamda sürdürülen sadaka projeleri, Ramazan’ın iyilik ruhunun çağın imkânlarıyla nasıl yeniden revize edildiğinin göstergeleridir.
İyilik, İslam düşüncesinde ilahi bir emir olarak başlamış, Peygamberi uygulamalarla hayata geçmiş ve medeniyetin temel taşı haline gelmiştir.
Ramazan ayı ise bireysel arınmanın ve toplumsal dayanışmanın en yüksek seviyeye ulaştığı, manevi açıdan özel ve kıymetli bir zaman dilimidir.
Bu sebeple Ramazan’ın manevi ikliminden istifade ederek iyiliği yalnızca bir ayla sınırlı tutmadan yılın her gününe taşıyacak bir bilinç inşa edilmelidir. Zira Kur’an-ı Kerim’in ifade ettiği gibi:
"Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (karşılığını) görür." (Zilzâl, 7)
Bugün, "İyilikle Güzelleşir Dünya" anlayışıyla iyilik ekseninde yeniden inşa edilecek bir hayat, bireylerin ruhsal olgunlaşmasına, toplumların barış ve huzuruna ve insanlığın ortak geleceğine katkı sağlayacaktır.
Mehmet Pehlivan.
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
47
« Son İleti Gönderen: fanidunya NET Nisan 01, 2025, 08:24:06 ÖÖ »

Fikirden Fiile İyilik
“...Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım...” iradesiyle başladı insanın varoluş hikâyesi.
Meleklerin “...Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz...” demelerine karşılık Allah da, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” (Bkz. Bakara, 2/30) buyurarak yaratılış hikmetini beyan etmişti.
Yasak meyveyi yiyen Hz. Âdem ve Hz. Havva dünyaya gönderildiğinde anladılar ki bundan sonra imtihanlara tâbi tutulacak ve karşılaştığı zorluklarla baş edebilme yollarını arayacaklar.
İlk dünya sınavlarını ciğerpare evlatları üzerinden yaşadıklarında ise iyilik ve kötülük kavramıyla tanıştılar. Ve yine gördüler ki artık yeryüzünde her şey hayır ve şer etrafında şekillenecek ve bu iki zıt kelimeler insanın ahlak açısından gelişmesine ya da gerilemesine, ömrünü imar etmesine veya heba etmesine vesile olacak.
Mevlana'nın “Kardeşim sen düşünceden ibaretsin… Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünürsen gülistan olursun, diken düşünürsen dikenlik olursun.” dediği gibi iyilik fikirle başlar, zikirle dile gelir, birebir uygulanır, takdirle karşılanır, ecirle sonuçlanır.
“Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî, Bedü’l-vahy, 1) sözüyle de her güzel iş kalpte şekillenir, dilde kelimelere çevrilir, diğer âzâlarda davranışa döner, on mislinden yedi yüz katına kadar sevap yazılır. (Bkz. Buhârî, Îmân, 31)
Kimi zaman hemen kapı önündedir iyilik, çok yakındır. Davetsiz gelen misafir gibi, buyur edilmeyi bekler. Kimi zaman da kapı ardındadır, pek uzaktır. Yâd ellerde gurbetçi misali hasretle evine dönmeyi gözler.
Allah Rasûlü’nün ifadesiyle “...Gönlünü huzura kavuşturan ve içine sinen şeydir...” (Dârimî, Büyû", 2) iyilik.
Sıcacık bir tebessüm ya da ikram edilen bir tas çorba insanın içini ısıtır. İhtiyaç sahibine uzatılan bir el ya da çıkmaz sokaklarda kaybolan birine yol olmak gönlünü aydınlatır. Bir gencin önünü açmak ya da tabiata sahip çıkmak geleceği kuşatır. Bir yoksulu giydirmek ya da merhamet elbisesini giymek ayıpları kapatır.
En gizli şeyleri bilen (her şeyden) hakkıyla haberdar olan Cenabıhak “...Yapılan iş bir hardal tanesi ağırlığında olsa ve bir kayanın içinde yahut göklerde ya da yerin içinde bile olsa...” (Lokman, 31/16) çıkarıp getirendir.
İyilik asla kaybolmaz ve zayi olmaz. Bazen değersizmiş gibi görünen işler en kıymetli hazine sandıklarında tutulur. Bir kuruş yıllar sonra çok milyar, küçücük tohum büyük bir orman olur. Azlar çoğalır, sertler yumuşar, ıraklar yakınlaşır.
Bazen de küçük bir dokunuş, büyük etkilere neden olur. Bir su damlası dev dalgalara, bir kar tanesi çığa dönüşür. Güçsüz ve zayıf halkalar kopmaz zincir haline gelir.
“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir...” (Bakara, 2/177) buyuran Rabbimiz asıl iyiliğin, hem bireyi hem de toplumu ilgilendiren iman, infak, güzel ahlak, ibadet ve salih amelleri içine alan dini hükümlerle gerçekleşeceğini söyler.
İyilik durağan değil, hareket halinde, pasif değil sürekli aktiftir. Gün doğar, ayağa kalkar insan. İyilik için adım atar, yürümeye başlar ve çoğu kez koşar.
Gün batar, hâlâ ayaktadır. İyiliğin bekası için çalışır, çabalar, emek harcar. Yeryüzünde iyilik hâkim oluncaya kadar say’ü gayretle seyrüsefer e
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
48
« Son İleti Gönderen: fanidunya NET Nisan 01, 2025, 08:15:58 ÖÖ »

İnsan ve Hüsran - Asr Suresi
Sure, “asr”a yemin ile başladığı için bu adı almıştır. Mekke'de nazil olmuştur; Medine’de indiği de söylenmiştir. Meali şöyledir:
“Rahmân Rahîm Allah'ın adıyla.
1- Asra andolsun ki
2- İnsan kesin ziyan içindedir.
3- Ancak iman edip salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.”
“Asr” kelimesi ‘çağ, ikindi vakti ve meyvenin suyunu çıkarmak’ gibi manalara gelirse de terim olarak, ‘ölçülebilir, birbirini izleyen devrelerden oluşan "zaman"ı gösterir. Bu nedenle “asr”; zamanın akıp gidişini, yeniden, bir daha yakalanamayacak olan zaman kavramını içerir. Dilimizde “asr”, ‘mutlak zaman’, özellikle ‘içinde bulunulan zaman’ ve ‘karn’ (seksen veya yüz senelik bir zaman) manalarında yaygın olmuştur.
Burada tefsirciler başlıca; ‘ikindi namazı’, ‘ikindi vakti’, ‘dehr’ ve ‘zaman’, özellikle ‘Resulullah’ın (s.a.) zamanı’ yani ‘âhir zaman’ manaları üzerinde yürümüşlerdir. “Dehr”, âlemin varlığının başlangıcından sona ermesine kadar olan müddet yani ‘zaman-ı kül’ (tüm zaman), ‘sınırsız zaman’, ‘mutlak zaman’dır. “İkindi vakti” ise, gündüzün sonu olması bakımından, dünyada bir gün değerinde demek olan insan ömrünün de son demlerini andırdığı ve ikindi vakti geçip de bir şey kazanamadan evine dönecek olanların hali de pek acıklı, hüsranlı olduğu için, önceki surede “tekâsür” (çokluk) ile övünmenin aldatıcılığı açıklandıktan sonra bu surede insanların zarar-ziyanı anlatılırken ikindi vaktine yemin edilerek dikkat çekilmesi çok önemlidir.
Özetle, Allah Teâlâ tükenen zamana yemin ederek önemine dikkat çekmiş; onu iyi değerlendirmeyen insanın sonunun “hüsrân” (ziyan, âhiret azabı) olacağını hatırlatmıştır. Ömrünü boşa geçiren ziyandadır.
Tefsir alimi Fahreddin Râzî pazarda buz satan birinin şöyle bağırdığını işitir: ‘Sermayesi eriyen bu şahsa merhamet edin!’ Bunun üzerine, ‘İşte bu söz Asr sûresinin anlamıdır; insana verilen ömür de güneşin altındaki bir buz gibi eriyor, eğer bu ömrü ziyan ederse sonu hüsran olur.’ der.
Evet, “Asra (ahir zamana) yemin olsun ki, kuşkusuz insan (her insan, bütün beşer türü her asırda ve her zamanda ve özellikle son asırda bulunan insanlar) mutlak bir zarar içindedir.”
“Hüsr-hüsrân”, kazanacak yerde zarar etmek, sermayeyi kaybetmek, nihayet iflas ile hasret ve ümitsizlik içine düşmektir. Bu ziyandan/hüsrandan şu dört özelliğe sahip olanlar kurtulacaklardır:
a) Samimi bir iman;
b) Bu iman ile dünya ve âhiret için sâlih ameller (işler) yapmak, yani dinin emrettiklerini yerine getirmek, yasakladıklarından kaçınmak;
c) Hakkı tavsiye etmek;
d) Sabrı tavsiye etmek.
Demek ki; hüsranda olmayanlar:
1) Allah’ın varlığını, birliğini ve indirdiğini tasdik edip ona ihlasla ibadet ve itaate söz verenlerdir.
2) İmanları yalnız gönüllerinde ve dillerinde kalmayıp, bütün hislerine, akıl ve varlıklarına işlemiş, iradelerine sahip olmuş, yaptıkları amelleri/işleri iman ve inançlarına, Allah’ın rızasına ve indirdiği hükümlere uygun olan, yasaklanan büyük günah ve çirkinliklerden kaçınanlardır.
3) Hakka iman edip Hak yolunda çalışan, imanlarını, amellerini ve sözlerini Hakk’a sarf eden, her şeyin hakkını gözeterek her işte Hak ve doğru olanı yapan, Hakk’a davet eden ve birbirlerine Hakkı tavsiye edenlerdir.
4) Hakk ve hayır yolunda yürürken, iyiliği emredip kötülüğü yasaklarken başlarına gelecek musibetlere karşı sabredip, birbirlerine de hakkı-hakikati ve sabrı tavsiye edenlerdir.
“Salih ameller”in içinde “hakkı ve sabrı tavsiye etmek” de var olduğu halde bunlar, bireyin erdemini ve hemcinslerine karşı sorumluluk bilincini yansıttığı için, önemi dolayısıyla ayrıca zikredilmiştir.
Asr sûresi en kısa surelerinden biri olmakla birlikte Kur’an-ı Kerîm’deki bütün dinî ve ahlâkî yükümlülüklerin, öğütlerin özü mahiyetinde bir anlam zenginliğine sahiptir. Bu sebeple İmam Şâfiî’nin sûre hakkında, “Şayet Kur’an’da başka bir şey nâzil olmasaydı, şu pek kısa sûre bile insanlara yeterdi. Bu sûre Kur’an’ın bütün ilimlerini kucaklıyor” dediği nakledilir.
Rivayet edilir ki, ashâb-ı kiramdan iki kişi birbirleriyle karşılaştıkları zaman, biri diğerine Asr suresini okumadan ve ardından selam vermeden ayrılmazlarmış (Beyhakî, Şu’abü’l-îmân).
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
49
Single Eserler Yeni 5 - NETTE İLK 45 / 00:04:27:09 / 611,50 MB
Single Eserler Yeni 5 - NETTE İLK (42 / 197:15) ------------------------------------------------------------------------ Abdurrahman Önül - Elimde Değil _ 2024 - 05:23 Abdurrahman Önül - Hoşgeldin Ramazan _ 2025 03:38 Abdurrahman Önül - Yalan Dünya _ 2025 05:27 Adem Sevgi - Pervane 03:08 AĞLASAM - DURSUN ÇOLAK [ 2025 06:25 Ahmet Gül - Elveda Ramazan I Ahmet Gül 03:14 Ahmet Şafak - Kader Katibi (Live) 06:05 Ali Nayer - Yarabbi Aşkın Ver Bana 03:33 Ali tetik - Ali Tetik - Ziyan Oldum 03:19 Aydın Aydın - Seni Dağlara Yazdım Medine - Aydın AYDIN 04:54 Bayram O Bayram Olur 04:03 Ebubekir Ay - I Sultan 2025 03:25 Fatih Zirek - YA İLAHİ senden bir dileğim var - FATİH ZİREK 07:14 Grup Hanedan - Muhtaç Alem 06:18 Grup Ser - Geliyor Sultanım 05:40 Gül Elinde _ Rıdvan Böke (Bayram İlahisi) 03:29 Mesut Biçim - Giydim Beyazları ᴴᴰ - Mesut Biçim _ Muhteşem İlahi Zahidar 03:50 Murat Belet - Sana Geldim 04:06 Mustafa Sürmeli - Yol Ver Kervan 04:10 Müslümanlar Öldürülür Mustafa Özcan Güneşdoğdu 2024 #YeniKlip 06:22 Nurullah Güneşdoğdu 2024 [Official Video] 03:21 Osman Gündüz - Büşra Lena 02:38 Osman Gündüz - Gönül Dostlarım 02:52 Osman Gündüz - Kudüs'üm 02:37 Osman Gündüz - Kuran İlahisi 02:07 Osman Gündüz - Rabbin Unutma 03:07 Osman Gündüz - Sensin Allah'ım 03:42 Osman Gündüz & Ali Dilsiz - Hakk Aşkıyla Dön Küllere 02:49 Osman Gündüz & Ali Dilsiz - Hakk Cemâlin Sır Eyledi 02:35 Ozan Birgül - Aşk Acısı 2 01:39 Ozan Birgül - Aşk Acısı 02:49 Ramazan Karabulut _ Yıllar Geçse - Yeni İlahi 03:06 Ramazan, Rahmet, Mağfiret ve Beraat Ayı - Ramazan Sohbetleri 1.Bölüm 27:50 Sedat Uçan - Kurbanın Olayım 04:30 Sedat Uçan - Ya Mukaddes Medine 05:32 Sedat Uçan _ Ya Mukaddes Medine 05:32 Selman Çevik - Bağlandı Yollarım 03:56 Selman Çevik - Ramazan Geldi 03:43 Servet Akçaalan Şen, Gürhan Şen, tivuco & clousound - Palestine Palestine 03:02 Tale’al Bedru’Aleyna - Grup Ser & Aziz Hardal 08:20 tivuco, Gürhan Şen & clousound - Düşme Düşme 03:41 YENİ KLİP Esirmi olurdu Mescidi Aksa Mustafa Özcan Güneşdoğdu 03:42
Abdulbasid AbdussamedAmme 320 kbps Single - NETTE ilk (1 / 59:35) ----------------------------------------------------------------------------------------- 01 - Amme 59:35
Ahmet Feyzi -Sevdim (s.a.v.) Single 2025 - NETTE İLK (1 / 05:38) -------------------------------------------------------------------------------------- 01 - Sevdim (s.a.v.) 05:38
Ayhan Birol - Menzil Gülleri 320 kbps Single- NETTE İLK (1 / 04:40) ------------------------------------------------------------------------------------------ 01 - Menzil Gülleri 04:40
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
50
Hidayet Can - Selam Söyle Efendime 320 kbps - NETTE İLK 8 / 00:00:43:53 / 100,45 MB
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
Hidayet Can - Selam Söyle Efendime 320 kbps - NETTE İLK (8 / 43:53) ----------------------------------------------------------------------------------------- 01 - Selam Söyle Efendime 05:46 02 - Ağlaya Ağlaya 05:50 03 - Sürmeli 04:45 04 - Annem 05:29 05 - Arafat Dağı 05:56 06 - Aman Çeşme 05:06 07 - Araya Araya 06:04 08 - Allah De Kalbim 04:52
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR. Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.
Üye Ol veya Giriş Yap
Sayfa: 1 ... 3 4 [5] 6 7 ... 10
|