* FANİ DUNYA FORUM HABERLER

Son İletiler

Sayfa: 1 ... 5 6 [7] 8 9 10
61
Genel Konular / Zenginlik De Bir İmtihan
« Son İleti Gönderen: gurbetciyim Nisan 03, 2025, 07:58:48 ÖS »


Zenginlik De Bir İmtihan

İnsanlar bulundukları halin imtihanını verebilmek için ekonomik imkanı mütevazi durumda olanlar, bulundukları hale şükretmeli, tahammül göstermeli, "Bu da geçer ya Hu" diyerek Rabbimizden iyi günlerin geleceğini ümitle beklemeliler.

  Her insan bulunduğu halde imtihandadır. Yoksul yoksulluk halinde imtihanda, varlıklı da varlıklı halinde imtihandadır.

  İnsanlar bulundukları halin imtihanını verebilmek için ekonomik imkanı mütevazi durumda olanlar, bulundukları hale şükretmeli, tahammül göstermeli, "Bu da geçer ya Hu" diyerek Rabbimizden iyi günlerin geleceğini ümitle beklemeliler.

  Müsait durumda olanlar da şımarmamalı, isyana, günaha sapmamalı, onun mükellefiyetini yerine getirmeli ki, o da zenginlikte imtihanını kaybetmesin. Size ibretli bir olay:

  Topkapı'da Takkeci İbrahim Ağa Camii adında bir cami vardır. Bu cami, geçmiş devrin çini sanatını da bugüne taşımıştır. Bu Caminin enteresan bir yapılış hatırası vardır. O zaman bu caminin olduğu yerde Takkeci İbrahim Ağa diye bir adamın gecekondusu vardı. Bu adamın mesleği de fes, kalpak ve takke yapmaktı. Bu adam yaptığı takkeleri fesçiler çarşısında satar, oradan kazandığı imkânlarla hayatını devam ettirirdi.

  Birgün şöyle der: "Ya Rabbi, bu mütevazı imkânla ben ömrümü sürüp gidiyorum. Sen bana bir servet lütfetsen de bu civarda cami yok, şuraya bir güzel cami yaptırsam."

  Takkeci İbrahim Ağa böyle dua ederken birgün bir rüya görür. Ak sakallı, nur yüzlü bir zat buna der ki: "İbrahim Ağa sen boşuna buralarda kısmet arama. Senim kısmetin aslında Bağdat'ta. Bağdat Meydanında köprünün yan tarafındaki avlunun içinde bir hurma ağacı var. Hurma ağacına sarılı vaziyette bir üzüm asması var. Senin kısmetin orada. Sen Bağdat'a gideceksin, o hurmadan ve üzümden yiyeceksin. Ondan sonra kısmetin açılacak."

  Bu rüyayı İbrahim Ağa bir defa görür, önemsemez, ikinci defa görür, yine ehemmiyet vermez. Aynı rüyayı üçüncü defa görünce İbrahim Ağa bu işe takılır, der ki: "Bunda bir hikmet var, demek benim kısmetim Bağdat'ta. Gideyim, kısmetimi bulayım."

  Ve İbrahim Ağa çarığı çeker, heybesini sırtına alır, azığını doldurur, yola düşer. Nihayet Bağdat'a varır. Tarif edildiği şekilde hurma ağacını ve ona sarılı asmayı bulur. Hemen hurma ağacından hurma, asmadan da üzüm yer. Derken yol yorgunluğunun da etkisiyle rehavet basar ve olduğu yerde uyuyakalır. İbrahim rüyasında karşısına yine aynı zat çıkar, tebessüm etmektedir:

  "Hayrola, İbrahim Ağa, ne işin var burada?"

  "Ne işim olacak," der, "mesele malum. Geldim bakalım, burada bize servet nereden gelecek?"

  Ak sakallı zat başlar gülmeye. "Sen de amma saf adammışsın. Bir rüyaya takılır da, insan tâ Bağdat'a gelir mi?"

  "Ama," der, "bir defa değil ki, üç defa gördüm aynı rüyayı."

  "Olsun, üç defa gör," der, "ben de üç defa bir rüya gördüm. İstanbul'a gidiyormuşum"

  "Hayrola İnşaAllah, sen ne rüya gördün?"

  "Bana rüyamda, 'İstanbul'a git, Topkapı surlarının dışında Takkeci İbrahim Ağa diye birisi vardır. Onun evinin bodrumundaki kömürlüğünda hazine var, bir yolunu bul, o evi satın al, oradaki hazineyi çıkar, zengin olursun' dediler. Üç defa ben bu rüyayı gördüm, ama kalkıp da İstanbul'a gidiyor muyum?" ve kaybolup gider ak sakallı zat.

  Neden sonra İbrahim Ağa gözlerini açar bakar ki, ak sakallı zat yoktur, fakat rüyada da enteresan birşey söylemiştir, kendi evinin bodrumunda hazine olduğundan bahsetmiştir.

  Takkeci İbrahim Ağa, "Kısmetimiz açıldı demek ki" diyerek tekrar yola çıkar. Yaya, dağları aşar, çölleri geçer, sıkıntı, yorgunluk derken nihayet İstanbul'a gelir. Evine gece gelir. Ama uyuması mümkün değildir. İlla kömürlüğe girip öyle birşey olup olmadığını tespit edecektir. Kısa bir yorgunluk attıktan sora, gece yarısı kazmayı alır, kömürlüğe iner, daha ilk kazmayı vuruşta kazma birşeye takılır. Yavaş yavaş toprağı kaldırır, bakar ki bir küp. Ağzını açar, çil çil altınlar. Hemen üzerini kapar. Bundan sonra ibrahim Ağa'nın gözüne uyku girmez. Artık hazinenin üzerinde oturmaktadır. Şimdi ne yapacak, sözünde, durabilecek mi?

  Sabaha kadar uyuyamaz. Ama uyuyamayışı bu serveti camiye kullanmayayım duygusundan değildir. Düşündüğü şey şudur: "Ben bu küpü buradan" çıkarırsam, bu hanım da bunu duyarsa, bu sırrı saklayabilir mi?" Hanımım kendisi herkesten iyi tanımaktadır. "Saklar, saklayamaz" derken, "Bu hanım bu sırrı saklayamaz, herkese duyurur, başıma işler açar, benim de bu servet elimden gider, bu camiyi yaptıramam" diye endişeyle düşünürken, "Şu hanımı bir deneyeyim bakayım," der, "acaba sır saklayabilecek mi?"

  İbrahim Ağanın hanımını enteresan şekilde bir denemesi vardır. "Karnım ağrıyor, rahatsızım" diye yatakta kıvranmaya başlar. Hanımı merak eder:

  "Ne var, ne oldu?"

  "Yolda ne olduysa bilemiyorum hanım, karnım ağrıyor." diye biraz daha kıvrandıktan sonra, daha evvel yanında getirdiği yumurtayı çıkarır:.

  "Oh be rahatladım, elhamdülillah, kurtuldum" der.

  Hanım, "Ne oldu?" der.

  Yumurtayı gösterir, "Kimseye söyleme, yumurta yumurtladım. Demek ki, o karnımdaki rahatsızlık bu yumurtadanmış. Ama sakın ha kimseye söyleme."

  "Söyler miyim bey, söyler miyim hiç, aramızda sır kalacak" der.

  İbrahim Ağa bir daha ısrarla kimseye söylememesini tenbihler.

  Sabah olur, Ağa abdestini alır, Cuma namazına gidecektir. Yola çıkar. Yan taraftan birisi, " Hey İbrahim Ağa, geçmiş olsun, yumurta çok mu büyüktü?" Şaşınr.

  "Ne yumurtası?"

  "Hadi hadi saklama" diye üsteler adam.

  Biraz daha ileri varır, bir başkası, "İbrahim Ağa iyi yumurta yumurtlamışsın, bir daha dünyaya geldik yahu. İnsanın yumurta yumurtladığını da ilk defa duyduk" diye arkasından bağırır.

  Biraz daha ileriye varır. İki kadın konuşmaktadır: "Hey komşu duydun mu? İbrahim Ağa yumurta yumurtlamış."

  "Nereden duydun?"

  "Hanımı geldi söyledi, ama tenbih etti bana, sakın kimseye söyleme dedi, ben sadece sana söylüyorum."

  İbrahim Ağa, herkesin diline düşmüştür, yumurta yumurtladığı dillere destan olmuştur. Der ki:

  "Bu hanım bir yumurta sırrını saklayamadı. Şimdi nasıl olacak da, şu bizim mahzendeki içi altın dolu küpün varlığım saklayacak? İyisi mi bu hanımın ve çocuklarımdan hiç kimsenin bu altından haberi olmasın."

  İbrahim Ağa, bu tecrübeden sonra hanımına bir daha sır verir mi? Doğruca mimarlar odasına gider. O grubun başım bulur. Onunla gizlice pazarlık yapar, planı programı herşeyi çizdirir. Ve bulunduğu yere, kendi arsasına güzel bir cami yaptırır. Ve yaptırdığı caminin parasını gizli gizli öder. Çalışanlara ücretlerini ve masrafları vererek hazineyi tümüyle o caminin yapımında kullanır.

  Yani İbrahim Ağa, "Ya Rabbi, bana servet verirsen ben bununla cami yaptıracağım" deyip de servet eline geçince vaadinden dönmez. Eline geçen hazinenin tümünü camiye harcar ve caminin adını halk, Takkeci İbrahim Ağa Camii koyar. İbrahim Ağa bu camide iki sene namaz kılar ve 1594 yılında vefat eder.

  Takkeci İbrahim Ağa imtihanını başarıyla vermiştir. Önce fakirliğiyle, sonra da zenginliğiyle... Evet, insanlar fakirlikte de imtihandalar, zenginlikte de...

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap
62
Cennet / İnananların Yurdu Cennet
« Son İleti Gönderen: gurbetciyim Nisan 03, 2025, 07:54:16 ÖS »


İnananların Yurdu Cennet

Hayatta en fazla neyi istersiniz? Güzel bir ev, gösterişli elbiseler, zenginlik, bolluk, ihtişam... Peki size, dilediğiniz herşeyin anında ve sonsuza kadar sağlanacağı bir mekanın varlığı haber verilse, bunu nasıl karşılardınız? Elbette, büyük bir heyecana kapılır ve hemen bu kusursuz mekanı görmek isterdiniz. Böyle bir mekanda yaşamaya kuşkusuz hiçbir insanın, hiçbir şekilde itirazı olmazdı.

Şimdi bir düşünün. Şimdiye kadar size, güzelliklerin ayaklarınızın altına serileceği, sayısız nimet ve bollukla karşılaşacağınız bir mekanın varlığından hiç bahsedilmedi mi? Kuşkusuz ki bahsedildi. Aslında size ve sizin gibi tüm insanlara tüm istediklerini hazır bulacakları bir yaşamın, "cennet yaşamının" varlığı mutlaka haber verilmiştir. Yeryüzündeki her insan, ölümünden sonra ahiret yaşamında sonsuz bir cennetin var olduğu bilgisine sahiptir. Cennete girmeye layık görülen her insan, nefsinin istediği herşeyi hazır bulacağı, mükafat ve nimetlerle karşılanacağı, sonsuza kadar güzellikle muhatap olacağı eşsiz bir mekanda yaşayacaktır. Dünyada yaşadığı sınırlı süre ise, bu güzelliklere kavuşabilmesi için kendisine verilmiş bir fırsattır. Allah, dünya hayatındaki imtihanın gereklerini yerine getiren salih kullarına, bu güzel yurdu vaat etmiştir.

O halde insanları, cennet müjdesiyle sevince kapılmaktan alıkoyan, cennete özlem duymalarını ve ona kavuşmak için çaba harcamalarını engelleyen sebep ne olabilir? İnsanlar, acaba neden kendilerine karşılıksız nimetler ve güzellikler verileceğini bile bile, cennet için bir hazırlık yapmazlar? Kuşkusuz bunun en önemli nedeni, insanların bir kısmının cennetin varlığına kesin olarak inanmamaları, bir kısmının da bundan büyük bir şüphe içinde olmalarıdır. İnsanların inançsız veya şüpheci olmalarının kuşkusuz çeşitli sebepleri olabilir. Ancak burada asıl üzerinde durulması gereken, bu şüphenin kimi zaman bilgi eksikliğinden kaynaklanmasıdır.

Bu bilgi eksikliğinin giderilmesi için başvurulacak yegane kaynak ise Kuran'dır.

Allah, Kuran'da insanlara eşsiz ve sınırsız güzellikleri ile muhteşem bir cennet yaşamı tarif etmiştir. Bu güzelliklerin sınırını bilmeyen, tarif edilen detayların farkında olmayan bir kimsenin, cenneti ve oradaki yaşamı gözünde canlandırması zor olabilir.

Elinizdeki kitap ile amaçlanan, Allah'ın insanlara sunmuş olduğu ve büyük bir nimet olarak Kitabında anlattığı cenneti, insanlara tanıtmak, sahip olduğu güzelliklerden herkesi haberdar etmektir. Cennetin, ahirette insanlar için hazırlanmış iki yaşamdan bir tanesi olduğunu bildirmek ve orada insana, şu anki düşünce sınırlarını aşacak derece güzel olan herşeyin verileceğini belirtmektir. Cennetin, cahilce inanışların aksine, tüm nimetlerin kusursuzca var edildiği bir mekan olduğunu haber vermek ve insanlara orada "nefislerinin istediği", "arzu ettikleri" herşeyin sunulacağını göstermektir. Cennette, tüm eksikliklerden, acizliklerden uzak olacaklarını, sıkıntı ve hüznü tadmayacaklarını, asla pişmanlık duymayacaklarını bildirmektir. Cennette, şu ana kadar görülmüş, bilinmiş her türlü güzelliğin ve nimetin çok daha üstününün var olduğunu, ayrıca Allah'tan bir ikram olarak henüz tanınmamış, görülmemiş nimetlerin de orada hazır bulundurulduğunu ve bunların yalnızca Allah'ın kendilerinden hoşnut olduğu insanlara sunulmakta olduğunu haber vermektir.

Elinizdeki kitapta cennetle ilgili tüm bilgiler Kuran ayetlerinden yola çıkılarak tarif edilmektedir. Dolayısıyla sizler de bu bilgileri okuyup, cennet mekanını gözünüzde canlandırmaya çalışırken, anlatılanların tümünün gerçek olduğunu unutmamalısınız. Bütün bu bilgiler doğrultusunda sizleri bekleyen asıl yurdun kusursuzluğunu düşünmeli ve oraya layık olabilmek için çaba içinde olmalısınız. Allah'ın tüm bunları sizlere karşılıksız olarak vereceğini ve tüm bu nimetlere sonsuza kadar sahip olabileceğinizi unutmamalısınız. Tüm bunların yanında, eğer sonsuz güzelliği tercih etmezseniz, tek seçeneğinizin sonsuz azap dolu cehennem olacağını ve cennettekilerin refah dolu yaşamlarını izlerken orada sonsuza kadar sıkıntı, hüzün, azap ve pişmanlık yaşanacağını mutlaka düşünmelisiniz.

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap
63
Serbest Kürsü / Onlar Böyleydi
« Son İleti Gönderen: gurbetciyim Nisan 03, 2025, 07:50:12 ÖS »


Onlar Böyleydi

    Doğru olmanın, doğru yolda yürümenin ilk şartı doğru olanları takip etmek, onların izini sürmektir. Müslümanın izini süreceği doğrular ise şüphesiz Rasulullah s.a.v. Efendimiz’e sıdk ile, muhabbetle, canlarını ortaya koyarak teslim olan Ashab-ı Kiram’dır. Allah Tealâ onların cümlesinden razı olsun, bize onların sevgisini, onların da bizi sevmelerini nasip etsin.

    Bu yazıda yardım, cömertlik, fedakârlık ve manevi hayata dair birkaç örnekle O Kutlu Nesil’in rehberliğine başvurduk. İçinde bulunduğumuz rahmet ayında çokça zikredilen bu erdemlerin hakikatini bir de onlardan görelim istedik.

Ensar(1)ın Muhacirler(2)i sahiplenmesi

bdurrahman b. Zeyd r.a.’ın rivayetine göre Hz. Peyamber s.a.v. Ensar’a:

– Muhacir kardeşleriniz mallarını ve çocuklarını bırakarak size geldiler, buyurdu. Ensar:

– Ya Rasulallah, mallarımızı onlarla paylaşırız, dediler. Hz. Peygamber s.a.v.:

– Bunu başka bir şekilde yapamaz mısınız, buyurdu.

– Nasıl, diye sordular. Hz. Peygamber s.a.v. şöyle buyurdu:

– Onlar bu tür (ziraî işlerde) çalışmayı bilmezler.Bağlarınızda, bahçelerinizde siz kendiniz çalışın, elde ettiğiniz mahsulü de onlarla paylaşın, dedi. Ensar:

– Peki ya Rasulallah, diye karşılık verdiler.

Muhacirler bir seferinde Hz. Peygamber s.a.v.’e şöyle dediler:

– Ey Allah’ın Rasulü! Biz bu Medineli kardeşlerimiz kadar iyi insanlar görmedik. Az olan bir şeyi bile bizimle paylaşıyorlar. Çok olduğu zaman da bize bol bol veriyorlar. Bize bir sevap bırakmamalarından korkuyoruz.

Hz. Peygamber s.a.v. onlara şöyle buyurdu:

– Siz onlara teşekkür edip, onlar için Allah’a dua ettiğiniz müddetçe sizin için de sevap verilecektir.

Muhtaç mücahitler

Hz. Cerir r.a anlatıyor:

Bir sabah Rasulullah s.a.v.’in yanında bulunuyorduk. Derken, Allah Rasulü’nün huzuruna birtakım kimseler geldi. Bunların elbiseleri, ortalarından delip başlarına geçirdikleri yün kumaştan ibaretti. Üzerine de kılıçlarını kuşanmışlardı. Bunları büyük ihtiyaç ve perişanlık içinde gören Rasulullah s.a.v.’in rengi attı. Öğle namazından sonra bize hitap etti:

– Ey insanlar! Sizleri bir tek candan yaratan, ondan da zevcesini vücuda getiren ve ikisinden birçok erkek ve kadınlar meydana getiren Rabbinize karşı gelmekten çekinin. Herkes yarın için önden ne göndermiş olduğuna baksın. Herkes altınından, dirheminden (gümüş parasından), elbisesinden tasadduk etsin, buğdayından bir ölçek, hurmasından bir ölçek versin, yarım hurma da olsa sadaka versin!

Önce Ensar’dan bir zat dolu bir çıkın getirdi. Halk yardım için birbirini izledi. Öyle ki yiyecek ve giyeceklerden iki yığın oluştuğunu ve Rasul-i Ekrem s.a.v.’in yüzünün parıldadığını gördüm. Sanki güneşin yansıdığı bir altın gibiydi.

Bahçe duvarları

Peygamber Efendimiz s.a.v. bir çarşamba günü Avf Oğulları sülalesinin bulunduğu yere gitti:

– Ey Ensar cemaati, diye seslendi.

– Buyur ya Rasulallah, emrine amadeyiz, dediler.

– Siz cahiliye döneminde Allah’a ibadet etmezken bile ağır mükellefiyetler altına girer, mallarınızdan muhtaçlara verir, yolda kalanlara yardım ederdiniz. Allah size İslâm’ı ve Peygamber’i lütfedince mallarınızı kale içine almaya mı başladınız? İnsanlar, vahşi hayvanlar, kuşlar sizin malınızdan yediğinde sizin için karşılık vardır, buyurdu.

Bunun üzerine Avf Oğulları hemen kalkıp hurmalıklarına gittiler ve hurmalıklarının çevresinde bulunan duvarlardan, insanların ve hayvanların girmesi için otuzar kapı açtılar.

İnfak(3)ın bereketi

Bir keresinde Nebi s.a.v., Bilal r.a.’ın yanına gitti. Bilal r.a.’ın kaldığı yerde birkaç yığın hurma gördü.

– Bunlar ne ey Bilal, diye sordu.

– Ya Rasulallah, senin misafirlerin için saklıyorum, dedi. Rasulullah s.a.v.:

– Cehennem ateşinde senin için duman olmasından korkmuyor musun? Bilal, infak eyle! Arşın sahibi azaltır diye korkma, buyurdu.

Bir rivayete göre de, bir adam Peygamber s.a.v. Efendimiz’e gelerek kendisine bir şeyler vermesini istedi. Allah Rasulü s.a.v.:

– Şimdi sana vereceğim bir şey yok, sen git benim adıma al, ben sonra öderim, dedi.

Bunun üzerine Hz. Ömer r.a.:

– Ya Rasulallah, yanında bir şey olduğunda ver, olmadığı zaman kendini külfet altına sokma, dedi.

Efendimiz s.a.v., Hz. Ömer r.a.’ın bu sözlerini beğenmedi. Orada bulunan bir zat:

– Ey Allah Rasulü, ver! Arşın sahibi azaltır diye korkma, dedi.

Allah Rasulü s.a.v. bu zatın sözlerine gülümsedi ve:

– Ben de bununla (infakla) emrolundum, dedi.

Fakirin parası

Bir gün adamın biri Hz. Osman r.a.’a:

– Ey mal mülk sahipleri, sizler tüm hayırları alıp götürdünüz! Sadaka veriyor, köle azat ediyor, hacca gidiyor, Allah yolunda bol bol harcıyorsunuz, dedi.

Hz. Osman r.a.:

– Bize mi imreniyorsun, dedi. Adam:

– Evet, doğrusu imreniyorum, dedi.

Bunun üzerine Hz. Osman r.a.:

– Allah’a yemin ederim ki bir fakirin çalışarak kazandığı bir dirhem(4)i infak etmesi, zenginin on bin dirheminden daha hayırlıdır. (Fakirin bir kuruşluk infakı zanginin bin lira infakından hayırlıdır.) Çünkü o on bin dirhem, çoğun içinden azın infakıdır, dedi.

Kardeşi gözetmek

İbn Ömer r.a. anlatıyor:

“Bir mahalde yedi ev vardı, hepsi de yoksuldu. Birisi bu evlerden birine bir koyun kellesi göndedi. Ev sahibi, komşusunun daha muhtaç olduğunu düşünerek kelleyi komşusuna gönderdi. İkinci komşu da aynı düşünceyle kelleyi üçüncü komşuya gönderdi. Bu şekilde kelle bütün evleri dolaştıktan sonra ilk hediye edildiği eve geri döndü.”

Hz. Peygamber s.a.v.’in amcaoğlu Abdullah b. Abbas r.a. da şöyle diyor:

“Müslümanlardan birinin ev halkının geçimlerini bir ay yahut bir hafta veya Allah’ın dilediği bir süre üzerime almam, bana göre hac üstüne hac yapmamdan daha güzel gelir.”

Hz. Ali r.a. da şöyle demişti:

“Dostlarıma bir tabak yemek ikram etmeyi, pazara çıkarak bir köle satın alıp azat etmeye tercih ederim.”

Yoksul doymazsa

İbn Ömer r.a. öğle veya akşam yemeği yiyeceği zaman çevresindeki yetimleri, yoksulları çağırır, onlarla sofraya otururdu. Bu nedenle kendine yemekten az pay kalırdı. Bazı kimseler hanımına:

– İhtiyara iyi baksana, diye kızdılar. Hanımı da onlara:

– Ne yapayım, kendisine yemek yapıyoruz, o başkalarını çağırıyor, dedi.

Bu uyarıdan sonra kadıncağız, İbn Ömer’in mescitten çıkmasını beklemek için yolunda oturan yoksullara yemek gönderip karınlarını doyurdu ve:

– Artık onun yolu üzerinde oturmayın, dedi.

İbn Ömer r.a. evine gelince:

– Falan ve filana haber haber gönderin gelsinler, dedi.

Halbuki hanımı, kocasının çağırdığı bu kimselere daha önce yemek vermiş ve:

– Sizi çağırırsa gelmeyin, diye tembih etmişti.

İbn Ömer r.a. durumu öğrenince:

– Sizin maksadınız bu akşam bana yemek yedirmemek, dedi ve o akşam yemek yemedi.

İbn Ömer r.a.’ın azatlı kölesi de şunları anlatıyor:

“İbn Ömer’le beraber yola çıkmıştım. Hizmetini görüyordum. Her su başında konaklıyor, oranın sakinlerini yemeğe çağırıyor, birlikte yiyordu. Bazan o kadar kalabalık oluyordu ki, kendisi ya iki ya da üç lokma ancak yiyebiliyordu. Derken Cuhfe’ye geldik. Buranın sakinlerini de yemeğe çağırdı. O ara üstünde doğru dürüst kıyafet olmayan siyah bir genç geldi. İbn Ömer onu da çağırdı. Genç:

– Birbirinize kenetlenmişsiniz, oturacak yer yok, dedi.

İbn Ömer geri çekilerek gence yer açtı.”

Mütevazi zengin

Süleyman b. Rebia anlatıyor:

“Basralı kurrâ(5)lardan bir cemaatle hacca gitmiştik. Arkadaşlarım:

– Vallahi buraya gelmişken Hz. Peygamber s.a.v.’in ashabından bir sahabi bulup kendisinden hadis dinlemedikçe geri dönmeyeceğiz, dediler.

Biz böyle bir zat ararken Abdullah b. Amr r.a.’ın Mekke’nin alt tarafında konakladığını haber aldık. Hemen bulunduğu yere hareket ettik. Oraya vardığımızda büyük bir eşya yığını ve üç yüz deve ile karşılaştık. Develerden yüz tanesi binek, iki yüz tanesi de yük taşımak içindi. Biz:

– Bu eşyalar kimin, diye sorduk.

– Abdullah b. Amr’ın, dediler.

– Hepsi onun mu, dedik.

Çünkü biz, Abdullah b. Amr’ın çok mütevazi olduğunu biliyorduk, bu kadar serveti görünce şaşırmıştık.

– Evet, dediler, şu yüz tanesi binektir, arkadaşlarını bindiriyor. Şu iki yüz tanesi de yük taşımak için. Kendisine konuk gelen şehirlilere ve misafirlerine ikram etmek üzere sırtlarına yiyecek yükledi.

Biz bu açıklamalar karşısında hayrete düştük.

– Hayret etmeyin, dediler, Abdullah çok zengin. Kendisine gelen konuklara ikramda bulunmayı bir vecibe kabul eder.

– Bize yerini gösterin, dedik.

– Şimdi Mescid-i Haram’dadır, dediler.

Kendisini aramaya başladık. Kâbe’nin arkasında bulduk. Oturuyordu. Üzerinde iki hırka, bir sarık vardı. Gömleği yoktu, ayakkabılarını omzuna asmıştı.”

Hz. Ömer ve yetimler

Eslem r.a. anlatıyor:

Hz. Ömer r.a. ile birlikte Medine’de Vakım tepelerinde dolaşırken bir evde bir kadın gördük, çocuklar etrafında ağlaşıyorlardı. Ocakta su dolu bir tencere vardı.

Hz. Ömer r.a. kapıdan seslendi:

– Be kadın, çocuklar niye ağlıyorlar?

– Açlıktan!

– Ocaktaki şu tencerede ne var?

– Su var. Yemek pişiriyorum diye onları avutuyorum, uyutana kadar da böyle avutacağım.

Hz. ömer ağladı. Hemen zekât mallarının bulunduğu ambara gitti. Bir çuval aldı, içine un, yağ, hurma, giyecek ve bir miktar da para koydu. Çuvalı tıka basa doldurduktan sonra:

– Eslem, çuvalı sırtıma kaldır, dedi.

– Ey müminlerin emiri, bırakın ben taşıyayım, dedim.

– Eslem, anan ölsün e mi! Ben taşıyacağım! Çünkü çocukların hesabı ahirette benden sorulacak, dedi.

Çuvalı sırtlanıp kadının evine getirdi. Tencereyi aldı, içine biraz un, biraz içyağı, bir miktar da hurma koyarak ateşe oturttu.

Bir taraftan tencereyi karıştırıyor, bir taraftan da ateşe üflüyordu. Hatta dumanların sakallarının arasından girip çıktığını görüyordum. Bu şekilde yemeği pişirdi. Sonra avuçlarıyla tencereden çıkarıp çocuklara yedirmeye başladı. Çocuklar doyunca geri çekilerek karşılarına oturdu. Bir arslan kadar heybetliydi. Bir şey söylemeye çekindim. Çocuklar oynaşıp gülünceye kadar bu şekilde durdu. Sonra kalktı ve:

– Eslem, onların karşısında niçin oturdum biliyor musun, diye sordu.

– Hayır.

– Çünkü onları gördüğümde ağlıyorlardı. Güldüklerini görmeden ayrılmak istemedim. Onlar gülünce içim rahat etti.”

Gözü gönlü tok anneler

Bir gün Hz. Aişe r.anha’ya yüz bin dirhem getirildi. Paranın hepsini dağıttı. Kendisi oruçluydu. Ümmü Dürre r.anha:

– Dağıttığın o paradan bir dirhem ayırarak et aldırıp iftar edebilirdin, dedi. Hz. Aişe r.anha:

– Daha önce hatırlatsaydın öyle yapardım, dedi.

Hz. Sevde r.anha’ya da bir seferinde bir kese dirhem getirildi. Hz. Sevde r.anha:

– Bunlar ne, diye sordu.

– Dirhem.

– Hurma gibi bir kese dolusu, diyerek hayretini belirtti ve hepsini dağıttı.

Bere binti Rafi r.anha anlatıyor:

“Devlet hazinesinden kimlere ne kadar maaş verileceği karara bağlanıp dağıtılmaya başlanınca, Hz. Ömer r.a. Hz. Zeyneb r.anha’ya payını gönderdi. Hz. Zeynep r.anha kendisine gönderilen paranın bir hayli fazla olduğunu görünce:

– Allah Ömer’i bağışlasın. Kardeşlerim (Hz. Peygamber s.a.v.’in diğer eşlerini kastediyor) bu işi daha iyi yapar, daha iyi bölüştürürlerdi, dedi.

– Ama bunların hepsi senin, dediler.

– Sübhanallah! Bir kişiye bu kadar para! Onları yere bırakın ve üzerine de bir örtü atın, dedi.

Maaşı getirenler gittikten sonra bana:

– Elini örtünün altına sok, bir avuç al, falan akrabalarıma onların yetimlerine götür, dedi.

Parayı bu şekilde dağıttı. Örtünün altında az bir şey kalmıştı. Ben:

– Allah iyiliğini versin! Ey müminlerin annesi, bizim de bunlarda hakkımız var, dedim.

– Peki, artanlar da sizin olsun, dedi.

Örtüyü kaldırıp saydık, yalnız seksen beş dirhem kalmıştı. Daha sonra Hz. Zeynep r.anha ellerini semaya doğru açtı ve:

– Allahım! Bu seneden sonra Ömer’in maaşı bana nasip olmasın, diye dua etti. Duası kabul oldu, o sene vefat etti.

Günahı ifşa etmemek

Hz. Ömer r.a., bir gece Abdullah b. Mesud r.a. ile Medine’de dolaşırken bir yerden ışık sızdığını gördüler. Işığın geldiği yere doğru gittiler. Hz. Ömer r.a. evin avlusuna girdi. Baktı ki yaşlı bir zat oturmuş, şarap içiyor. Genç bir cariye de şarkı söylüyor! Hz. Ömer r.a. içeri baskın yaptı ve:

– Ölümünü bekleyen bir ihtiyarın şu durumundan daha çirkin bir manzara görmedim, diye çıkştı.

İhtiyar, Hz. Ömer r.a.’a doğru başını kaldırdı ve:

– Ey müminlerin emiri, iş hiç de sandığın gibi değil, senin yaptığın daha çirkin! Çünkü yasak olduğu halde sen bir müslümanın gizli halini araştırdın. Üstelik evime izinsiz olarak girdin. Halbuki bu da yasaktır, dedi.

Hz. Ömer r.a.:

– Doğru söylüyorsun, dedi ve üzüntüsünden ağladı. Adamın yanından ayrılırken: “Eğer Rabbi Ömer’i bağışlamazsa o zaman anası ağlasın! Bu ihtiyar, yaptığı günahı çocuklarından da gizliyordu. Şimdi ise, nasıl olsa Ömer de gördü diyerek daha çok içecektir!” diye söyleniyordu.

Bu hadiseden sonra ihtiyar bir süre Hz. Ömer r.a.’ın meclisine gitmedi. Bir gün Hz. Ömer r.a. otururken bu ihtiyar gizlice gelip cemaatin gerisine oturdu. Hz. Ömer r.a. adamı görünce:

– Şu ihtiyar yanıma gelsin, dedi. Adama:

– Müminlerin emirinin çağrısına uy, dediler.

İhtiyar kalktı. Hz. Ömer r.a.’ın gördüklerini anlatacağını, kendisini rezil edeceğini sanıyordu. Hz. Ömer r.a.:

– Yaklaş, yaklaş, dedi.

İhtiyar yanına yaklaşınca yanına oturttu, kulağına eğilerek:

– Muhammed’i hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki o gece gördüklerimi kimseye söylemedim. Hatta o sırada yanımda bulunan Abdullah b. Mesud’a bile söylemedim, dedi. İhtiyar:

– Ey müminlerin emiri, sen de kulağını yaklaştır, dedi ve eğilerek, Muhammed’i hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki ben de o geceden beri o işi yapmadım, dedi.

Adam böyle söyleyince Hz. Ömer r.a. yüksek sesle tekbir getirdi. Cemaat onun niçin tekbir aldığını anlayamadı.

Valinin hayalindeki ev

Hz. Selman r.a. otuz bin civarında müslümanın valisiydi. Yıllık maaşı beş bin dirhemdi. Maaşını alır almaz dağıtır, elinin emeği ile geçinirdi. Halka, sırtında bir aba olduğu halde hitap ederdi. Uyuyacağı zamanlar da abasının bir kısmını altına serer, bir kısmını da üstüne örterdi. Evi yoktu, gölgeliklerde oturur, gölge ne tarafa dönerse o da o tarafa yönelirdi.

Bir gün Hz. Huzeyfe r.a., Hz. Selman r.a.’a:

– Ebu Abdullah, sana bir ev yapayım, dedi.

Hz. Selman r.a. bu teklifi beğenmeyince Hz. Huzeyfe r.a.:

– Hele dur, nasıl bir ev yapacağımı sana açıklayayım. Öyle bir ev yapacağım ki başını bir duvarına koyduğunda ayakların karşı duvara ulaşacak, kalktığında da başın tavana değecek, dedi.

Hz. Selman r.a.:

– Şimdi oldu! Tam benim düşündüğüm gibi bir ev, diye karşılık verdi.

Annelerin yeri

Bir defasında Hz. Ali ve Hz. Ömer r.anhum Kâbe’yi tavaflarını bitirip ayrılacakları sırada, şiir söyleyerek annesini sırtında taşıyıp tavaf ettiren bir bedevî ile karşılaştılar. Bedevî:

– Ben anamın uysal bineğiyim / Diğer binekler ürker ama ben ürkmem / Onun beni karnında taşıyıp emzirdiği süre daha fazla / Lebbeyk, Allahümme lebbeyk, diye şiirler okuyordu. Bu manzara karşısında Hz. Ali r.a. Hz. Ömer r.a.’a:

– Ebu Hafs, gel bir daha tavafa girelim, belki onun yüzü suyu hürmetine rahmet iner bizi de kuşatır, dedi.

Yeniden tavafa başladılar. Bedevî yine aynı şiiri okuyarak annesini tavaf ettiriyordu. Hz. Ali r.a. da adama bir mısra ile karşılık verdi:

– Sen annene iyilik yapıyorsan, bil ki Allah daha vefalıdır / O, senin az bir hizmetine çok çok mükâfat verir.

Zikirle meşgul olmak

Bir sahabi Hz. Peygamber s.a.v.’e:

– Ya Rasulallah! Allah yolunda cihad edenlerden en büyük sevaba mazhar olanlar hangileridir, diye sordu.

– Allah’ı en çok ananlardır, buyurdu.

Bu soruyu soran kişi sırasıyla, namaz kılanlardan, zekât verenlerden, haccedenlerden, infak edenlerden en çok sevap kazananları sordu. Efendimiz s.a.v. bu suallerden her birine:

– Allah’ı en çok ananlardır, karşılığını verdi.
Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir r.a. Hz. Ömer r.a.’a:

– Eba Hafs, Allah’ı zikredenler tüm hayırları alıp gittiler, dedi. Rasul-i Ekrem s.a.v. de:

– Evet, öyle, buyurdu.

Hz. Ömer r.a. anlatıyor:

“Nebi s.a.v. Necid tarafına bir birlik göndermişti. Birlik kısa sürede pek çok ganimet alarak dönüp geldiler. Biri dedi ki:

– Şimdiye kadar bu birlikten daha çabuk dönen ve daha çok ganimet getiren bir birlik görmedik, dedi.

Rasulullah s.a.v.:

– Ben size daha çok ganimet getiren ve daha çabuk dönen bir topluluğu söyleyeyim mi? Sabah namazında bulunan bir cemaat namazı kıldıktan sonra, bulundukları yerde oturarak güneş doğuncaya kadar Allah’ı zikrederlerse, işte bu cemaat hem daha çabuk, hem daha çok ganimetle dönmüş olurlar, buyurdu.”

Af dileme sevinci

Ali b. Rebia r.a. anlatıyor:

“Bir keresinde Hz. Ali r.a. beni terkisine bindirip Harre tarafına götürdü, başını göğe doğru kaldırdı ve:

– Allahım, günahlarımı bağışla, günahları senden başka kimse bağışlayamaz, diye dua ettikten sonra bana bakıp güldü. Ben:

– Ey müminlerin emiri, Rabbine istiğfar(6) ettikten sonra bana bakıp gülmenin sebebi nedir, diye sordum. Hz. Ali r.a.:

– Rasulullah s.a.v. de beni terkisine almış, bu civara gelip başını göğe doğru kaldırmış ‘Allahım, günahlarımı bağışla, günahları senden başka kimse bağışlayamaz’ diye istiğfar etmiş, sonra bana bakıp gülmüştü.

– Ya Rasulallah, Rabbine istiğfar ettikten sonra bana bakıp gülmenin sebebi nedir, dediğimde şu cevabı vermişti:

– Rabbim, günahları kendisinden başka bağışlayacak bir kimsenin olmadığını kulunun bilmesinden hoşlanıp güldüğü için ben de güldüm.”

Enes b. Malik r.a. anlatıyor:

Bir yolculuk sırasında Hz. Peygamber s.a.v.:

– Allah’a istiğfar ediniz, diye emir verdi.

Biz de istiğfar da bulunduk. Allah Rasulü s.a.v.:

– İstiğfarı yetmişe tamamlayınız, buyurdu.

Biz de tamamladık. Daha sonra Rasulullah s.a.v.:

– Hiçbir erkek ve kadın yoktur ki günde yetmiş defa Allah’tan mağfiret dilesin de Allah onun yedi yüz günahını bağışlamasın. Şu bir gerçek ki bir gün ve gecede yedi yüzden fazla günah işleyen erkek veya kadın mahvolmuştur, buyurdu.

Gören gözler

İbn Abbas r.a. anlatıyor:

“Bir defasında babamla birlikte Rasulullah s.a.v.’in yanına gitmiştik. Allah Rasulü’nün huzurunda bir adam daha vardı, O’na gizlice bir şeyler söylüyordu. Bu durumda Hz. Peygamber s.a.v. babama pek ilgi göstermedi. Yanından çıktık. Babam bana:

– Oğlum, amcaoğlunu gördün mü, benden yüz çevirdi, dedi. Ben:

– Baba, Rasulullah’ın yanında bir başkası vardı, onunla gizli konuşuyordu, dedim.

Bu açıklamam üzerine Rasulullah s.a.v.’in yanına döndük. Babam:

– Ya Rasulallah! Abdullah’a şöyle şöyle dedim, o da bana, yanında seninle gizli konuşan biri olduğunu söyledi. Sahi yanında biri var mıydı, diye sordu.

Rasulullah s.a.v. bana:

– Abdullah, onu gördün mü, diye sordu.

– Evet.

Rasulullah s.a.v. babama:

– O Cebrail’di. Seninle ilgilenemeyişimin sebebi budur, buyurdu.

Meleklere selam

İmran b. Husayn r.a. Mutarrıf b. Abdullah r.a.’a:

– Ey Mutarrıf, melekler bana başımın ucunda, evde, Hicr’de (İsmail aleyhisselam’ın makamında) selam veriyorlardı. Ama ne zaman ki kendimi dağlattım, bu hal gitti, dedi.

İmran r.a. iyileşince de:

– Mutarrıf, yitirdiğim hal yine geri geldi. Melekler yine yanıma geliyor, beni selamlıyorlar, dedi.

 -----------------------------------------------------------------------------------------------------------

(1) Ensar: Mekke’den göçen müslümanları karşılayıp, malını mülkünü onlarla bölüşen Medineli müslümanlar.

(2) Muhacir: Mekke’deki baskı ve zulüm üzerine Medine’ye göç eden müslümanlar.

(3) İnfak: İhtiyaç sahibine Allah için yapılan her türlü maddi yardım.

(4) Dirhem: Gümüş para.

(5) Kurrâ: (Burada) müslümanlara Kur’an öğretmek üzere görevli kişi.

(6) İstiğfar: Allah’tan af dileme.

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap
64
İbadetlerimiz / Hayat Bir İbadettir
« Son İleti Gönderen: gurbetciyim Nisan 03, 2025, 07:45:32 ÖS »


Hayat Bir İbadettir

İnsanlık bütünüyle Allah’ın kulları, Cenab-ı Hak onların yegâne yaratıcısı ve kulluğa layık tek mabududur. Sonunda dönüş yalnızca O’nadır.

İşte huzur-u ilâhi’de toplanacak olan insanların, dünyadayken teslimiyet içinde Allah’a yönelmelerine, O’na tazimde bulunmalarına ibadet adı verilmiştir. İnsanın vazifesi budur. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle ferman buyurmaktadır: “Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 56)

İbadet, Mevlâ’nın emirlerini yerine getirip yasakladıklarından kaçınarak kulluk sorumluluğuyla hareket etmektir. Samimi niyetle karşılığını Alemlerin Rabbi’nden beklemek üzere, O’na yakın olmayı dileyerek itaat etmektir.

İbadet deyince genellikle anlaşılan namaz, oruç, hac, zekât gibi zamanı ve şekli belli ibadetlerdir. Şüphesiz bunlar en temel ibadetlerdir, ancak ibadeti yalnızca bunlardan ibaret görmek, ibadetin anlamını daraltıp eksiltmektir. İslâm’ın şartlarından olan bu ibadetler, genel ibadeti, yani hayatın her anını kapsayan kulluğu ayakta tutan temeldir. İşte bu temelle birlikte bütün hayatı kuşatan ibadet halini de dikkate aldığımızda, mücella dinimizin bütün ihtişamıyla belirginleştiğini görürüz.

Tarih boyunca pek çok din görülmüştür. Bunların hepsinin müşterek özellikleri, iman, cemiyet ve ibadet olmuştur. Nerede insan var olmuşsa orada bir din ve bu dinin ibadetleri olmuştur. Çünkü ibadet insanoğlunda fıtrîdir, yaratılışında vardır. Mevlâmız insanı yaratırken kulluk edecek, kul olduğunu bilecek şekilde yaratmıştır. Ancak insanoğlu çoğu zaman fıtratını yanlış ve kötü yere kullanmış, pek çok sahte ilâh edinip, onlara taparak yoldan sapmıştır.

Halbuki insanın hayatı ancak doğru inanca sahip olup, hakiki yaratıcıya karşı kulluk vazifelerini yerine getirmekle mana kazanır, insanın yaratılışındaki güzellikler ortaya çıkar. Çünkü ibadet, nefs ve amellerin temizlenmesi, insanî yönlerin ışıldayıp açığa çıkması için güzel bir vasıta ve ilâhi bir vesiledir.

Mevlâ’nın emirlerinde birçok hikmet, maddi ve manevi pek çok menfaat olduğunda asla şüphe yoktur. Bedenin belli gıdalara ihtiyacı olduğu gibi ruhun da ibadet etmeye, manevi gıdaya ihtiyacı vardır. Beden ve ruhtan ibaret olan insanoğlu, yaratılışının bu iki cephesine aynı ölçüde özen göstermesi gerekir. Ruhun en önemli gıdası, sağlam bir iman ve huşu ile yapılan ibadettir.

İbadetler imanın güçlenmesini ve ahlâken olgunlaşmayı sağlar. İbadetle beslenen iman ağacının meyvesi güzel ahlâktır. İbadete devam eden kimsenin kalbinde iman nuru parlar, Allah korkusu ve sorumluluk duygusu yerleşir. İbadet sayesinde kötü düşüncelerden, günah kirlerinden arınır. Ahlâk ve fazilet sahibi olgun bir mümin haline gelir. Dünyanın maddi bağlarından kurtularak ruhen yükselir ve önündeki engelleri ortadan kaldırarak ebedi saadet yurduna ulaşır.

Rabbimizin yarattığı her şey O’na ibadet etmektedir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyruluyor: “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı tesbih etmesin.” (İsra, 44). Mukaddes kitabımız bilinen ve bilinmeyen bütün varlıkların kendilerine has bir şekilde ibadet yaptıklarını bizlere haber verir. Hatta gök gürültüsü bile Allah’ı hamd ve tesbihtir.

Bütün yaratılmışlar içinde ayrı, seçkin bir yeri olan, üstün yeteneklerle donatılmış olan insanoğlu ise elbette yüce bir gaye için yaratılmıştır. Bu gaye de Allah’ı bilmek ve O’na layıkıyla ibadet etmektir. Bu ibadet de sadece Mevlâ’nın emrini yerine getirmek ve O’nun rızasını kazanmak maksadıyla yapılır. Allah indinde makbul olan, böyle halisane olarak yapılan ibadettir.

İhlâs, yapılan ibadetin ruhu hükmündedir. İhlâssız ibadet ruhsuzdur, kıymeti yoktur. Sadece Mevlâ’nın emri olduğu için, Rıza-yı İlâhi’yi kazanmak için ibadet yapılır, ihlâs budur. Dünyevî bir menfaat için ibadet yapılsa, ihlâs olmadığı için Allah indinde makbul olmaz.

Diğer dinlerde de ibadet vardır. Kimine göre ibadet, dünya lezzetlerini tamamen terk ederek insanlardan ayrı yaşamaktan ibarettir. Bir diğerinde, sadece özel mabetlerde yapılabilen bir iştir. Bir başkasında sadece din adamlarının gözetiminde yapılabilecek bir törendir.

Mücella dinimiz İslâm ise ibadeti Allah ile kulları arasında herhangi bir aracıya bağlı kılmamış, herkesin Yüce Mevlâ ile doğrudan kurabileceği bir bağ, bir irtibat olarak tebliğ etmiştir. Allah indinde alim ve din hizmeti görenler ile, avam ve sıradan kişi kulluk bakımından eşittir. Üstünlük ancak takva iledir.

Dinimiz dünya lezzetlerini tamamen terk edip halktan ayrı yaşamayı da emretmez. İslâmiyet’te ibadetin mana ve kapsamı çok geniştir. Sadece namazlardan, duadan ve zikirlerden ibaret değildir. Belki bir insanın Rabbinin emrine tutunarak, O’nun rızasını kazanmak için yaptığı her güzel iş (salih amel) bir nevi ibadettir. O iş, mesela rızık temini veya evlilik gibi kişinin dünyevî arzusu kabilinden olsa bile…

Mümin kul, insan tabiatının gerektirdiği, zevk ve lezzet aldığı yemek, içmek, uyumak, gezmek, çalışmak gibi işleri de Allah’ın emrine uygun ve O’nun rızasını talep ederek yapar. Helal olanla yetinir, haramdan korunur. Allah’ın emirlerini yerine getirebilmek gayesiyle yer, içer, uyur… Böylece nefsine zevk ve lezzet veren bütün cismani fiiller bu halisane niyet sebebiyle bir nevi ibadet olur, sevap alır.

Hatta kişi, maddi hayatın meşru zevk ve lezzetleri içinde yaşarken de halisane bir niyetle Allah’a teveccüh ederse, bu fiilleri vasıtasıyla da Allah’a yaklaşır. Bu gibi lezzet ve nimetlerde de taat ve Allah’a teveccüh vardır. İbadette aranan mana da zaten budur.

Tekrar belirtelim, dinimizde ibadetin manasının böylesine genişletilmiş olması, insanın namaz, oruç, hac, zekât gibi farz ibadetleri yapmaktan kesinlikle muaf kılmaz. Çünkü bu farizalar doğrudan Cenab-ı Hak tarafından emredilmiştir. Çünkü bunlar kulun Allah’a bağlılığını ve yakınlığını temin eden esas merkezlerdir. Diğer hiçbir iş bu farzların yerine konulamaz.

Durum böyleyken, bazı tembel ve umursamaz kimselerin üzerlerine farz kılınan ibadetler hakkında “Aslolan kalp temizliğidir, iyi niyet ve güzel işlerdir, namaz ve oruçla din olmaz!” gibi sözleri, cehalet, acizlik ve büyük bir aldanıştır. İhmal ve tembelliklerinden dolayı korkunç bir yanlış anlama ve anlatmadır.

Her münkir kendisinin herkesten daha abid olduğunu iddia eder. Fakat Fahr-i Alem s.a.v.: “Namaz dinin direğidir. Onu terkeden dinini yıkmış olur.” buyurarak ölçüyü bildirmiş, yalan söyleyenlerin yolunu kapamıştır.

Gerçek şudur: Dinimiz ibadetin manasını genişletmekle, beşer hayatını ıslah etmeyi, hayatın güçlüklerine sabırla göğüs germeyi, müşterek hayrı elde etmek için çalışmayı ve kötülükle mücalede etmeyi hedef edinmiştir. Nezih ve kaliteli bir hayat için beşeri ve sosyal kuvvetleri toplumun hayrına kullanmak gerekir. İslâm’ın getirdiği ilâhi esaslar ve ibadetteki geniş anlayış bu hayırlı neticeleri temin etmeye kâfidir.

Rivayete göre Hz. Aişe r.a. Validemiz, zayıflıktan yüzü sararmış, beli bükülmüş bir şahsı görünce, bunun kim olduğunu sormuş. Bu zat zahit bir kimsedir, cevabını alınca zühdün bu şeklini reddederek şöyle demiştir:

“Ömer b. Hattap insanların en zahidi idi. Fakat bir şey söyleyince sözünü dinletir, yürüyünce hızlı yürür, vurunca da çok acıtırdı.”

Rabbimiz bizleri her işini rızası için niyet ederek yapan ve ibadet sevabı alan kullarından eylesin.

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap
65
Hz Ömer (radiyallahu Anh ) / Hz. Ömer Radıyallahuanha
« Son İleti Gönderen: gurbetciyim Nisan 03, 2025, 07:41:51 ÖS »


Hz. Ömer  Radıyallahuanha

Hz. Ömer, müşrik, putperest bir ailenin çocuğu olarak doğdu. O, ailenin yapısına uygun, düşük bir hayat yaşıyordu. Çok kadınlı, alkollü, cinayetli bir hayatı vardı. Kılıcı kesiyor, sözü dinleniyordu. Sertti, haşindi.

Allah’ın son Nebi’sine karşı Kureyş’in tutunduğu düşmanca tavırda ön sıralarda yer aldı. Bağırdı, çağırdı, tehdit etti. Sonunda O’nu öldürmeye karar verdi. Peygamber’i öldürmek üzere kılıcını kuşanıp çıktı. Bütününe karşı çıktığı Kur’an’ın, sadece bir suresinin, bir iki âyetini –Tâhâ Sûresi’nin ilk âyetlerini- kapı aralığından dinledi.

Savaşmaya kararlı olduğu şey, onu etkisi altına aldı. Çok değil, saatler bile geçmeden benliği değişti. Hızla Peygamber aleyhisselam’ın yanına koştu. Darulerkam’a girmek istediğinde oradakiler endişelendi. İlk vahyin gelmesinden altı yıl geçmişti. O günden beri tehditler savuran Ömer, elinde kılıçla kapıda bekliyordu.

Önce Hamza radıyallahuanh onu karşılamak istedi. Bizzat Peygamber aleyhisselam kalkıp onu karşıladı ama Ömer bir saat önceki Ömer değildi. Daha sonra İslam’ın iki numaralı ismi olacak Ömer gelmişti. Öldürmek amacı ile gittiği Peygamber’in önünde şehadet getirip iman etti.

O da sevindi, oradakiler de, melekler de… Yeni bir dönem başladı. Gizlenmek zorunda olan Müslümanlar Ömer’in varlığı ile heyecanlandı. Onun katılımı bireysel oldu ama kitlesel sonuç getirdi.

Müslüman olduktan sonra yine sert ve keskin kararlı Ömer olarak bilindi ama bu sefer Müslümanlara güç katan, yüreklendiren biri oldu. O Müslüman oluncaya kadar Kâbe’de alenî ibadet yapılamıyordu. Müslümanlar, Ömer’in başkanlığında müşriklerin karşısına alenen çıkıp tekbir getirdiler. Ömer, Ebû Cehil ve adamlarını şoka soktu.

Yeni Müslüman nesle canlılık geldi. Peygamber aleyhisselam’ın yüzü güldü. Onu çok sevdi. O kadar sevdi ki onu hayatta iken cennetle müjdeledi. Onu Ebû Bekir radıyallahuanh’tan sonra ikinci adamı yaptı. Küfür ile iman arasındaki net tavrın edeni ile ona “Faruk” unvanını verdi. Kızı ile evlenip onunla aile bağı kurdu.

Peygamber aleyhisselam’ın ebedî âleme irtihalinden sonra Ebû Bekir radıyallahuanh ümmetin başı oldu.

Onun irtihalinden sonra da Ömer radıyallahuanh ümmetin lideri oldu. On yıl altı ay mü’minlerin halifesi olarak yaşadı.

Onun liderliğinde geçen günlerde Ümmeti Muhammed tarih yazdı. Asırlarca bitmeyen bir gurur buldu. Oyaptı, ümmet mutlu oldu. Tarihin seyri değişti. Zayıflar güç buldu.

Güç anlayışı değişti. İnsanlık, seçime değil ahirete yatırım için hamallık eden ve elinden imparatorluklar çöktüğü hâlde yamalı giyinen bir lider tanıdı.

Görevlendirdiği komutanlar, zaferden zafere koştu. İslam’ın sesi en gür şekliyle kıtalar arasında yayıldı. Eline Pers imparatorluğunun hazineleri kondu, Kudüs’ün anahtarları kondu, yönetimi Hazar’a kadar ulaştı… O ise Medine’de mütevazı hayatına devam etti. Hiç değişmedi ama gitgide olgunlaştı. Yamalı gömlekler giydi. Ziyafetlere oturmadı. Allah korkusundan eridi, aktı…

Zaferler onu Allah’a daha yakın yaptı. Ne karnı tıka basa doydu ne de gülerken dişlerini görebilen oldu. Onu görenler hep yaşlı gözlerle gördüler. İnsanların dertlerinden kendi derdini bilmez oldu. Övgülere aldırış etmedi. Tenkitlere dikkat etti. Tarihin akışında sürüklenmedi, bilakis tarih yazdı. Şehit edilişini bile suiistimal etmedi. Ashabın büyükleri onun şehadetine gıpta ederken o, yaşlı gözlerle Rabbinin rahmetini umut etti.

Ülkeler fethetti. Şehirler kurdurdu. İslam’ın ilk devleti onun ellerinde şekillendi ama hiç despotluk yapmadı. İstişareyi esas aldı. Adalet onun adı ile anılır oldu. Dulların, yetimlerin, gariplerin kimsesi oldu.

Gün geldi çuval taşıdı. Gün geldi süt sağdı. Sabahlara kadar sokak sokak dolaşıp dertlileri aradı. Ateşi yanmayanın ateşini yaktı. İnsanları ihya etti. Ardından sürülmesi zor izler bıraktı. Medine’de otururken Irak’ta bir deve yavrusunun kayalıklarda yuvarlanmasından sorumlu tuttu kendisini.

İslamî ilimlerin temelini oluşturacak uygulamalara imza attı. Yazdığı mektupları, yaptığı konuşmaları, emirleri örnek belgeler olarak kaldı. Nesiller boyu sürecek güzel örnekler sergiledi. Cesaretini ve yürekliliğini kullanmaktan çekinmedi. Kerametleri dilden dile dolaştı. Kur’an’a bağlılığı, Sünnet’e gösterdiği titizliği, bir benzeri gösterilmesi zor sadakatin ürünü idi. Sevenleri de sevmeyenleri de ona hayrandı. O, zamanı için seçilmiş, gelecek kuşaklar için ideal bir örnekti.

O, zahitti. Âlimdi. Âbiddi. Gözü yaşlıydı. Cesurdu.

Tavizsizdi.

Allah ondan ebediyen razı olsun.

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap
66
Günahlar - Büyük Günahlar / Zulümden Uzak
« Son İleti Gönderen: KOYLU Nisan 03, 2025, 10:49:32 ÖÖ »


Zulümden Uzak

Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de müminlere hitaben mealen şöyle buyuruyor:

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız.” (Âl-i İmrân, 110)

Mümin kimse zulmün her çeşidinden uzak duran kimsedir. Eziyet etmek, işkence ve baskı kullanmak zulüm olduğu gibi, birinin hakkını çiğneyip adaletten sapmak, bir şeyi eksik veya fazla yaparak işin hakkını vermemek de zulümdür. Hatta kişinin “Allah’ın hakları” diye tabir edilen kişisel ibadetlerini ihmal etmesi de kendisine zulümdür. Çünkü ebedi hayatını mahvetmektedir.

Yüce dinimiz İslâm’ın ilk yükümlülük olarak öngördüğü “iman”, kelime olarak “zulüm”le zıt anlamlıdır. Çünkü iman güven manasınadır. Müslüman kimse ilk başta güvenilir olan, kimseye zarar vermeyendir. Nitekim Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. buyurmuştur:

“Müslüman, elinden ve dilinden müslümanların güvende olduğu kimsedir.” (Buharî; Müslim)

Müslüman ne kendine ne başkasına, ne insana ne hayvana zulmetmeme hassasiyeti taşır. Bütün işlerinde zulüm ihtimalini daima akılda tutar. Zulme ve zalime karşı da susmaz, zulmü reddeder ve elinden geldiğince engeller.

Bir müminin davranışlarını belirleyen sınır adalettir. Adalet de ilk akla geldiği üzere suçluların yakalanmasından, hak ettiği cezayı bulmasından ibaret değildir. Zulüm nasıl Cenab-ı Hakk’ın koyduğu sınırları aşmaksa, adalet de tek başına ve toplum içinde bu sınırlar içinde bulunmaktır.

Müslümanların zulüm ve fitneye karşı en büyük silahı barış ve kardeşliktir. Cenab-ı Mevlâ bizlere mealen şöyle emrediyor:

“Topunuz Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, biribirinizden ayrılmayın ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Sizler birbirinize düşmanlar iken o sizin kalpleriniz arasında ülfet oluşturup sizi yaklaştırdı da nimeti sayesinde uyanıp kardeş oldunuz. Hem sizler ateşten bir çukurun tam kenarında bulunuyordunuz da o tuttu, sizi ondan kurtardı. Şimdi size ayetlerini böyle beyan ediyor ki Allah’a doğru gidebilesiniz.” (Âl-i İmrân, 103)

Büyük günahlar içinde insanları en çok felakete sürükleyeni zulümdür. Zira Allah Tealâ kendisine karşı yapılan isyanı affedebileceğini, kul hakkını ise helal ettirip gelmemizi emir buyuruyor. Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’in şu uyarısı meselenin ciddiyetini de göstermektedir. Efendimiz s.a.v. buyuruyor:

“Mazlumun bedduasından sakın! Çünkü o bir ateş kıvılcımı gibi semaya yükselir.” (Hâkim, Camiü’s-Sağîr)

Güçlü ya da zayıf, hemen herkes zulme maruz kalmakla birlikte, zulmün genelde kimsesiz, sahipsiz, biçare kimseler üzerindeki tesiri daha can yakıcı oluyor. Allah Tealâ zalimleri sevmediğini, (Bakara, 57) zalim bir toplumu hidayete erdirmeyeceğini, (Bakara, 258) kıyamet gününde onların yar ve yardımcısı olmayacağını (Âl-i İmrân) açıkça buyurmuştur.

Bir müslümanın temel karakteri ve hedefi daima adalet üzere olmaktır. Adalet işlerin maddi ve manevi olarak yolunda gitmesini sağlayan tek unsurdur. Zulüm geçici bir sistem kurabilir, fakat asla devamlı olmaz. Zulmün yaygın olduğu bir ortamda her çeşit fitne ve fesat da yaygın olur. Haksızlıklar artar, rüşvet çoğalır, hırsızlık yaygınlaşır, hukuk sistemi doğru işlemez. Hukuk işlemediği için insanlar gayrimeşru yollara yönelirler. İslâm’ın zulüm konusunda gösterdiği hassasiyet işte bu noktada bir kez daha önem kazanır. Zira müslüman kişi hayatı bir bütün olarak düşünür ve en küçüğünden en büyüğüne zulmün her türlüsünden sakınır.

Müslüman zulmetmeyeceği gibi, zulme engel olmayı da kendi onuru sayar. Zulme uğrayana sahip çıkar. Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. bir gün buyurdu ki:

– Kardeşine zalimken de zulme uğramışken de yardım et.

Sahabiler:

– Ya Rasulallah, zulme uğrayana yardım edebiliriz. Fakat zalime nasıl yardım ederiz, diye sordular. Buyurdu ki:

– Onu zulümden alıkoyarsın, bu da ona yardımdır.” (Buharî)

Hadis-i şerifte de gördüğümüz gibi, müslümanın zulme karşı tavrı zalimi de mazlumu da içine almaktadır. Mazlumu himaye ederken zalimin de kendisine zulmettiğini, ahiret hayatında hesaba çekileceğini hatırlatır, gittiği yoldan çevirmeye çalışır.

Ahir zamanda insanlığa yapılacak en güzel hizmet, zalimi de mazlumu da içinde bulunduğu karanlıktan kurtarmak olacaktır.

Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. bir sefer esnasında sahabe-i kirama şöyle hitap etmiştir:

“Zandan, sebepsiz ithamda bulunmaktan sakınınız! Çünkü zan sözlerin en yalanıdır. Birbirlerinizin ayıplarını görmeye ve duymaya çalışmayınız. Karşılıklı çekişmeyiniz. Birbirinize haset etmeyiniz. Buğz etmeyiniz, birbirinize sırt çevirmeyiniz. Allah kullarına nasıl emretmişse öyle kardeş olunuz!

Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu hor görmez. Takva, (kalbine işaret ederek) işte buradadır. Takva işte buradadır.

Kişiye şer olarak müslüman kardeşini hor görmesi yeter. Her müslümanın diğer müslümana karşı ırzı ve malı haramdır. Muhakkak Allah sizin şeklinize ve bedenlerinize bakmaz. Kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Buharî; Müslim)

Sözü büyük alimlerimizden Ebu Said Muhammed Hadimî k.s. hazretlerinin müslümanın zulme karşı tavrını açıkladığı cümleleriyle bitirelim:

“Müslüman zulmü reddeder, zulme engel olur. Komşusunu gözetir, sahip çıkar, onu korur. İnsanları ayıplamaz, onları şüphe içinde bırakmaz. İnsaf sahibidir, her şeyi insaf terazisinde tartıp değerlendirir. Kişilerin haklarını yerine getirmekte acele eder. ‘İnsan iyiliğin kölesidir’ sözü gereğince iyiliğe meyleder. İyilik üzere olur. İnsanların mübah sınırlar çerçevesinde tercihlerinin farklı olabileceğini bilir ve buna göre davranır. İnsanlara eziyet etmez, zulmü terk eder, kendisine yapılan eziyete ise tahammül eder.”

Cenab-ı Mevlâ bizi kendimize ve diğer insanlara zulmetmekten muhafaza buyursun.

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap
67
Mutlulık Yolu İslam / Dosdoğru Yolun Dört Zırhı
« Son İleti Gönderen: KOYLU Nisan 03, 2025, 10:43:59 ÖÖ »


Dosdoğru Yolun Dört Zırhı

Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyuruyor:

“Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendisine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle, salihlerle beraberdirler. Onlar ne iyi, ne güzel arkadaştırlar.” (Nisa, 69)

Sırat-ı müstakim yani dosdoğru yol, en genel tarifiyle İslâm üzere olmaktır. Kulluğun hedefi sırat-ı müstakimdir. Kalp ve sözle, amel ve ahlâkla İslâm dininin gerekleri yerine getirilmeden bu hakikate ulaşılamaz.

Kıldığımız her namazda okuduğumuz Fatiha-i Şerife’de tekrar ettiğimiz bir dua vardır: “Bizi dosdoğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna…” (Fatiha, 6-7). Bu iki kısa ayet, ilk başta verdiğimiz ayet ile tefsir edilmiş, açıklanmıştır. Buna göre istikamet üzere, dosdoğru yolda olmak Allah Tealâ’ya ve Peygamberi’ne itaat etmekle elde edilir. Zaten bu hal üzere olan da nimet verilmiş olanların yolundadır.

Müminler olarak nimet verilmiş olanların yolunda olmak için dikkat edeceğimiz, bir zırh gibi kuşanacağımız haller vardır. Bunlardan ilki takva halidir.

Takva, Allah Tealâ’nın emirlerine ve tavsiyelerine uymak, aksi hal ve davranışlardan sakınmak, korunmaktır. Takva, dinin edeplerini hakkıyla gözetmek, Allah Tealâ’dan uzaklaştıran her şeyden kaçınmak, nefsin kötü arzularını terk etmek, haramlara bulaşmamaktır. Bunun en güzel ölçüsü de bütün söz ve işlerinde Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’e tabi olmaktır.

Hüccetü’l-İslâm İmam Gazalî rh.a. hazretleri şöyle buyurur:

“Takva, günah olması ihtimali olan şeyleri terk edip, günah olması ihtimali bulunmayan şeylere yönelmek; sakıncalı olabilir diye sakıncalı olmayan bazı şeyleri de, hatta bazı mübahları terk etmektir.”

Adamın biri, Emevî döneminin sekizinci halifesi Ömer b. Abdülaziz rh.a.’e şöyle sordu:

– Kul ne zaman takvanın zirvesine ulaşır?

Ömer b. Abdülaziz şöyle cevap verdi:

– Söz gelimi, gönlündeki bütün düşünceleri bir tabağa koyup, onları çarşıda herkese utanmadan göstereceğin kıvama geldiğinde…

Takva en şerefli makamdır. Müminler arasındaki fazilet de takvaya göre belirlenir. Ne ırk ve renk ne de soy ve bilgi fazilet için esas değildir.

Kulun kuşanacağı bir diğer zırh da tefekkürdür. Tefekkür, kulun kainatı, varlıkları anlama ve onların üzerinden Rabbinin kudretini düşünmesi, idrak etmesidir. İstikameti doğru, takva hali ile hallenmiş bir kişinin, bir anlık tefekkürü dahi zikirdir, ibadettir.

Tefekkür, kulun dünyaya aldanmasına, zenginlik ve makamına bakarak gururlanmasına engel olur. Aklını başına almasını sağlar. Adımlarını acziyet idrakine göre atar, işlerini bu şuurla yapar. Müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de beş yüz kadar ayetin sonunda “Hiç tefekkür etmiyor musunuz?”, “Akletmiyor musunuz?” ikazıyla daima düşünmeye, tefekküre davet ediliyoruz.

Olgun mümin olma yolunda lazım olan bir diğer hal de tevekküldür. Tevekkül, sebeplere baş vurup imkanları seferber ettikten sonra neticeler hususunda Cenab-ı Mevlâ’nın takdirine razı olmaktır. Tevekkül, kulun Allah Tealâ’nın vaadlerine hulus-u kalp ile güvenmesidir.

Tevekkül, bazı insanların yanlış anladığı gibi, kişiyi tembellik ve boş vermişliğe sevk etmez. Hatta daha çok çalışıp gayret etmesini sağlar. Çünkü çalışmayı, emek vermeyi, gereken sebeplere baş vurmayı emreden de Cenab-ı Mevlâ’dır. Fakat mütevekkil kimse işlerin/amellerin neticelerini kendinden bilmez, her şeyin O’nun iradesi ve kudreti ile vuku bulduğunu bilir.

Âriflerden Maruf-i Kerhî k.s. şöyle buyuruyor:

“Kim Allah Tealâ’ya tevekkül ederse, O’na sığınır ve güvenirse, Allah Tealâ onun yardımcısı olur.”

Şakik-i Belhî k.s. da şöyle buyurmuştur:

“Rızık hususunda Allah Tealâ’ya tevekkül eden kimsenin güzel huyları fazlalaşır, cömert olur ve ibadetlerinde vesvese bulunmaz.”

Her müminde olması gereken bir diğer zırh da kanaattir. Kanaat hem elde olanla yetinmek, dünyaya tamah etmemek, hem de elde olanı dikkatli ve ölçülü kullanmaktır.

Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:

“Asıl zenginlik malın çokluğu değil, kalp zenginliğidir.” (Buhârî, Rikâk, 15; Müslim, Zekât, 40)

Bir başka hadis-i şerifte de şöyle buyurmuştur:

“İnsanoğlunun bir vadi dolusu malı olsa, ikincisini ister. İnsanoğlunun gözünü ancak toprak doyurur.” (Buhârî, Rikâk, 10, Tirmizî, Zühd, 27)

Tefekkür, tevekkül ve kanaat, kişinin rızık endişesini ortadan kaldırdığı gibi sırtından dünyayı da indirir. Huzur ve itminan verir. Böylece kul, Rabbinin rızasına erebileceği amelleri daha kolay yapar. Çünkü insanın kalbindeki korkular, dünyalık endişeler Rabbine teslim olmasını zorlaştırır.

Fakat müminin bir zırh gibi kuşandığı haller, onu daha güçlü ve sebatlı bir kul haline dönüştürür. Böylece sırat-ı müstakimden ayrılmaz. Her rekâtta dua ettiğimiz gibi nimet verilmiş olanların yoluna, yani nebilerin, sıddıkların, salihlerin, şehitlerin yoluna istikamet bulur.

Cenab-ı Mevlâ’nın istikamet sahibi kimseler için verdiği müjdeyle bitirelim. Mealen:

“Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip istikamet üzere yaşayanlar (var ya, ölüm anında, kabirde ve mahşerde onların) üzerine melekler iner ve onlara derler ki:

– Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin. Biz dünya hayatında sizin dostunuz idik, ahiret hayatında da sizin dostlarınızız. Çok affedici çok esirgeyici Allah’ın bir ikramı olarak orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır.” (Fussilet, 30-32)

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap
68
Cennet / Cennetin Anahtarı
« Son İleti Gönderen: KOYLU Nisan 03, 2025, 10:41:17 ÖÖ »


Cennetin Anahtarı

Ashab-ı kiramın büyüklerinden Cabir b. Abdullah r.a. rivayet ediyor:

“Adamın biri Allah rasulü s.a.v.’e şöyle sordu:

– Farz namazları kılsam, Ramazan orucunu tutsam, helalleri helal bilip haramları da haram kabul etsem, bunlara bir şey ilave etmesem, ne dersiniz cennete girebilir miyim?

Allah Rasulü s.a.v.,

– Evet, diye karşılık verdi.” (Müslim, İman, 16; Ahmed, el-Müsned, 3/316)

Alimlerimiz “helalleri helal kabul etmek” ifadesini, helal olduğuna inanmak; “haramları haram kabul etmek” ifadesini de, haramlardan kaçınmanın yanında haram olduğuna inanmaktır, diye açıklamışlar. Zaten helalleri helal kabul etmek, onları da işlemek demektir. Buradaki helal ifadesine haram olmayan her şey dahildir. Farz, sünnet, müstehap, mübah…

Helal-haram şuuru olan kişinin helal olanları yapması, insana mübah kılınan dairenin dışına çıkmaması, haramlardan da kaçınması gerekir. Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’in “Cennete girebilir miyim?” sorsununa cevap olarak verdiği evet cevabını bu izah ile anlamak, ona göre amel etmek gerekir.

Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri, (kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez. Allah’ın size helal ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin ve kendisine iman etmiş olduğunuz Allah’tan korkun.” (Mâide, 87-88)

Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:

“Beş vakit namazı kılan, Ramazan orucunu tutan, zekâtını veren ve yedi büyük günahtan kaçınan her kişi için cennetin bütün kapıları açılır, hangi kapıdan dilerse cennete girer.”

Bu sözlerden sonra da;

“Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere koyarız.” (Nisâ, 31) mealindeki ayet-i kerimeyi okudu.” (Nesâî, Zekât, 1; İbn Huzeyme, es-Sahîh, nr. 315)

Bir başka hadis-i şerifte de Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:

“Kim ortak koşmadan Allah’a ibadet eder, namazını kılar, zekâtı verir, Ramazan orucunu tutar ve büyük günahlardan sakınırsa, onun için cennet vardır.” (Nesâî, Tahrimü’d-dem, 3; Ahmed, el-Müsned, 5/413)

Bu ayet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerden açıkça anlıyoruz ki, Allah Tealâ’nın rızasına kavuşmak, emrettiklerini yapmak ve nehyettiklerinden sakınmak ile elde edilebilecektir.

Cenab-ı Mevlâ bizi imtihan için yaratmış, bu dünyaya göndermiştir. Bununla birlikte hayrı ve şerri de yaratmış ve peygamberler vasıtasıyla nelerin hayır, nelerin de şer olduğunu öğretmiş, hangisini yapıp hangisinden sakınacağımızı bildirmiştir.

Bir bedevî Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’e gelerek şöyle dedi:

– Ey Allah’ın Rasulü! Bana işlediğim zaman cennete gireceğim bir ameli göster.

Efendimiz s.a.v.,

– Hiçbir şeyi ortak koşmadan Allah’a ibadet edersin, farz namazı kılarsın, farz kılınan zekâtı verir ve Ramazan orucunu tutarsın, dedi. Adam;

– Seni hak ile gönderene yemin ederim ki, asla bunlara bir şey eklemeyeceğim ve eksiltmeyeceğim de!

Adam arkasını dönüp gidince Allah Rasulü s.a.v. şöyle buyurdu:

– Kim cennetlik birini görmek isterse bu kişiye baksın.” (Buharî, 1397; Müslim, İman, 15)

Alimlerimiz bu hadis-i şerifi şöyle açıklamışlardır: Gelen bedevinin farz olan namaz, farz olan zekât, Ramazan orucu ve Beytullah’ı hac ibadetlerine kendiliğinden bir şey eklemeyeceğini söylemesinden maksat, şer-i şerifte yükümlü olduğu emirler içinde bundan başkasını yapmayacağını ifade etmektir. Bu hadis-i şerifte haramlardan kaçınmakla ilgili bir husus zikredilmemiştir. Çünkü soruyu soran kişinin asıl maksadı, cennete girmesini sağlayacak amelin ne olduğunu öğrenmekti.

Müminler olarak bizim, iman ettiğimiz hususlara ve yapmakla mükellef olduğumuz ilahî emirlere sımsıkı bağlı olmamız lazımdır. Haramlardan da Ashab-ı kiram efendilerimiz için söylendiği üzere yırtıcı hayvandan kaçar gibi kaçmalıyız. Böylece dünya hayatında bizden istenileni yerine getirmiş olarak inşallah rıza-yı ilahîye mazhar oluruz.

Cennetin anahtarını bizlere müjdeleyen ayet-i kerime ve nice hadis-i şerif aynı şart ve hükümleri belirtmektedir. Fakat cennetin önünde engel olarak duran hususlar da vardır. Mesela hadis-i şeriflerde kibrin, kalpteki sevgisizliğin, kul hakkına girmenin cennete girmeye mani olduğu ifade edilmiştir.

Bu hükümler de geniş bir sahayı içine alır. Mesela kibir Allah Tealâ’ya karşı gelmekten insanları küçümsemeye, zulmetmeye kadar bütün günahların ana sebeplerindendir. Yine mümin kardeşlerimizi sevememek de öyledir. Seven gıybet etmez, kıskanmaz, haset etmez; sahip çıkar, yardım eder, paylaşır. Zora düştüğünde kurtarır. Kul hakkı da kibir, sevgisizlik ve haramlara dalmanın neticesidir ki, cümlemizi Cenab-ı Mevlâ bunlardan muhafaza buyursun.

Bu hususlara dikkat edip Allah Tealâ’ya korku, ümit, tazim ve tevekkül ile yönelmek lazımdır. O’nun tek ilah olduğunu, yani tevhidi kalbe yerleştirmek ve hayata nakşetmek lazımdır. Bu da, başta kendi nefsimiz olmak üzere Allah Tealâ’dan gayrisinin kalbimiz üzerindeki istila ve hakimiyetini yok ederek gerçekleşir.

Cüneyd-i Bağdadî k.s.’nin “tasavvufun başı da sonu da lâ ilahe illallah’tır” tarifi üzere kelime-i tevhidin hakikatine ulaştığımızda, kalpte Cenab-ı Mevlâ’nın muradı, sevdiği ve istediği dışında ne sevgi, ne irade ne de istek kalacaktır. Himmet ve gayreti bu yüce gayeye yöneltmek gerekir. Belki o zaman “Gir kullarım arasına. Gir cennetime!” (Fecr, 29-30) ilahî hitabı ile şerefyâb oluruz.

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap
69
Biz Bize / Mülkün Sahibi İçin
« Son İleti Gönderen: KOYLU Nisan 03, 2025, 10:38:59 ÖÖ »


Mülkün Sahibi İçin

Müberrâ dinimiz İslâm’ın emir ve nehiyleri aynı zamanda dünya hayatımızı da güzelleştirmek, huzura kavuşturmak içindir. Dünyayı doğru anlamak, hayata bakışımızı sağlam bir zemine oturtmak için iman esaslarımız birer mihenk taşıdır. Kalbi iman ile aydınlanmamış, geçici olanı ebediyyetle irtibatlandırmamış kişi, dünya rüzgârlarının önünde savrulur durur.

İbadet ve günlük hayatımızı düzenleyen ilmihal, bir hayat rehberi olarak bize neleri nasıl yapacağımızı öğretir. Böylece hayatımız hem Cenab-ı Mevlâ’nın rızasına uygun hale gelir hem de kalbimiz huzur ve sükûn bulur. Bu sayede asırlar değişir, insanlar değişir, fikirler değişir, fakat müslüman toplumların dünya, hayat ve ahlâk algıları değişmez. Zira Müberra Dinimizin öğrettiği güzellikler geçici ve sadece belli bir zaman dilimine has değildir.

İtikadımız, ilmihalimiz, ahlâkımız zaman ve mekân üstü, bütün çağları kuşatıcı bir özelliğe sahiptir. Bu yüce fazilet ve hasletler vesilesiyle müslümanlar kendilerini, çevrelerini ve dünyanın meselelerini daha sağlam bir zeminde değerlendirip, üzerlerine düşen görevi yaparlar.

Mesela fakirlik meselesi son yüz yılın en önemli problemlerindendir. Bir tarafta hızla sanayileşen ve zenginliğine zenginlik katan güçler varken, diğer tarafta gittikçe fakirleşen insanlar ve toplumlar vardır.Şüphesiz, hiçbir dünyevî sistem bu meseleye çare olmayacaktır. Elbette ideolojilerin ve ekonomik sistemlerin vaadi refah ve adalettir. Fakat hiçbiri bunu başaramadığı gibi, bir toplumu görece olarak zenginleştirirken başka bir toplumu açlığa mahkûm etmiştir. Yani refahın hem devamlılığı hem kuşatıcılığı sağlanamamıştır

Müberra dinimiz İslâm, elden geldiğince Allah yolunda infak etmeyi emreder. Demek ki çözüm de buradan başlar. Bizim imanımıza göre mülk Allah Tealâ’nındır. Dünyevî mülke sahip kimsenin malik oluşu aslî değildir ve geçicidir. Dolayısıyla asıl Mâlik’in emri doğrultusunda mülkünü harcaması, infak etmesi gereklidir. Cenab-ı Mevlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

“Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: Maldan harcadığınız şey, ebeveyn, yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular için olmalıdır. Şüphesiz Allah yapacağınız her hayrı bilir.” (Bakara, 215)

İnsanlar sanki Allah yolunda harcamayı, mallarının ellerinden çıkıp gitmesi, dışarıdan birine verilmesi gibi düşünüyorlar. Oysa Cenab-ı Mevlâ bizi öncelikle anne babamızla, eşimiz ve çocuklarımızla sorumlu tutuyor. Ondan sonra yakın akrabalarımız, komşularımız ve çevremizde muhtaç olan kimseler geliyor.

Müslümanlar olarak Rabbimizin emirlerini yerine getirdikçe kendimizi ve çevremizi ıslah etmiş, tedavi etmiş oluruz. Çünkü tarih boyunca dünya üzerinde ekonomik problemler yüzünden birçok sosyal patlama ortaya çıkmıştır. Yanı başındaki fakiri görmeyen, elindeki mülkü sadece kendisi için saklayan kişi ve toplumlar, aslında hiç bilmeden kendisini hem dünyada hem de ahirette tehlikeye atmaktadır.

Sadaka ve Allah yolunda infakın birçok faydası vardır:

    Öncelikle Allah Tealâ’nın rızasına uygun iş yapılmış olur.

    Kişinin kalbinden dünya sevgisini çıkarmasına vesile olur.

    Aile ve akrabaya yapılan infak, aile müessesinin sağlam bir şekilde devam etmesini, aradaki muhabbet ve irtibatın artmasını sağlar.
    Fakirlik dolayısıyla yaşanması muhtemel yanlışların ve münkerin önüne geçilmiş olur.

Bunlardan başka Allah Tealâ için insanlara hizmet eden, fakat maddi gücü bulunmayan kimselere sahip çıkmak da, toplum içinde iyiliğin ayakta kalmasını sağlar. Tarih boyunca müslüman toplumlar böyle ayakta kalmıştır. Cenab-ı Mevlâ şöyle buyuruyor:

“(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.” (Bakara, 273)

Sadaka ve infak, malı boş yere harcamak yerine, asıl sahibi adına yerine ulaştırmaktır. Dolayısıyla Allah için verilen sadaka asla boşa gitmez, gitmeyecektir. Yine Cenab-ı Mevlâ buyurmuştur:

“Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma.” (İsra, 17)

Bir başka ayet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:

“O halde sen, akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Allah’ın rızasını isteyenler için bu en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Rum, 38)

Allah yolunda infak, O’nun rızasını kazandıracak en büyük vesilelerdendir. Nitekim Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:

“Allah Tealâ, Hz. İbrahim’i fakirlere yemek yedirdiği, selamı yaydığı ve insanlar uykuda iken geceleri kalkıp ibadet ettiği için kendisine dost edindi.” (Beyhakî, Şuabü’l-İman, nr. 9616)

Tabiîn neslinden Atâ rh.a. de Hz. İbrahim a.s. hakkında şöyle rivayet eder:

“Halilullah İbrahim a.s. birine ikram etmek istediği ve yakınında birini bulamadığı zaman, kendisiyle birlikte yemek yiyecek birini bulmak için bazen bir mil, bazen de iki mil yol yürürdü.”

Bizim sadaka, infak, misafir ağırlamak gibi güzel ahlâkımız bizi de, dünyayı da, amellerimizi de güzelleştiren unsurlardır. Nitekim Hz. Ali r.a. da şöyle der:

“Benim için din kardeşlerimi bir araya toplayarak onlarla birkaç parça lokma paylaşmak, şu çarşıya çıkıp bir köle satın alıp onu azat etmekten daha güzeldir.”

Başta müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim ve en güzel örnek Efendimiz s.a.v.’in sünneti olmak üzere kaynaklarımız, yakınlarımıza, fakirlere, yolda kalmışlara sahip çıkmamızı emreder. Bize yakışan da bu istikamet üzere yürümektir.

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap
70
Genel Konular / Unutmamak İçin
« Son İleti Gönderen: KOYLU Nisan 03, 2025, 10:36:41 ÖÖ »


Unutmamak İçin

İnsanoğlu dünyaya kulluk için gönderilmiştir. Fakat  dünya işiyle meşgul olmaya başladığı andan itibaren, bütün her şey onu asıl hedeften uzaklaştıracak bir sebep haline gelebilir. Bu yüzdendir ki Cenab-ı Mevlâ birçok ayet-i kerimede mübah şeylerin de insan için bir imtihan ve aldanma sebebi olduğunu buyurmuştur. Çare olarak da kullarından kendisini unutmamalarını, daima zikir halinde olmalarını emretmiştir.

Müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Yedi kat gök, yer ve bunların içindekilerin hepsi Allah’ı tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların zikrini anlamazsınız. O çok halimdir, çok bağışlayıcıdır.” (İsra, 44)

Bu ayetle insanlara bütün kainatın kendisini zikrettiğini bildiren Rabbimiz, bize de şöyle hitap eder:

“Allah’ı çokça zikredin ki kurtuluşa eresiniz.” (Enfal, 45)

“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. O’nu sabah akşam tesbih edin.” (Ahzap, 41-42)

Zikir, manası itibariyle hatırlamak demektir. Yani unutmamak demektir. Kulun zikretmesi de, Rabbinin varlığını aklından çıkarmaması, dünyaya niçin geldiğini hatırında tutarak hedefine doğru yürümesi demektir. Cenab-ı Mevlâ buyuruyor ki:

“Allah’ı çokça zikreden erkekler ve kadınlar var ya, Allah onlar için bir mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.” (Ahzap, 35)

Zikrin birçok usulü ve lafzı olmakla birlikte, asıl olarak kulun Allah Tealâ’yı aklında tutarak, O’nun rızasını hedefleyerek yaptığı bütün ibadet ve işlerdir. Dolayısıyla bütün ibadetler bir zikirdir. Kişinin günde beş kez kıldığı namaz, Rabbini bütün gün içinde hatırlaması, huşû ile huzuruna çıkıp kulluğunu tasdik ve ikrar etmesidir. Nitekim Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de buyurmuştur:

“Beni zikretmek için namaz kıl.” (Tâhâ, 14)

İbadetler farklı olsa da, ibadet eden kişi öncelikle Allah Tealâ’nın emri olduğu için o ibadeti yerine getirmektedir. Bu da doğrudan zikrin kula kazandıracağı haldir. Yani Rabbini unutmamak, O’nun emir ve iradesine râm olmak, yasakladıklarından uzaklaşmak…

Yine şekil itibariyle günlük işlerimize benzerlikleri olsa da, hac ibadeti de büyük bir zikirdir. Hatta Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. bu durumu şöyle ifade buyurmuştur:

“Kâbe’yi tavaf etmek, Safa ile Merve arasında koşmak, şeytan taşlamak ancak Allah’ı zikretmek için emredildi.” (Ebu Davud; Tirmizî)

Cenab-ı Mevlâ’nın bizlere emrettiği ibadetler, belirli zaman ve mekânlara has ibadetlerdir. Dolayısıyla kulun ibadet halini, diğer zamanlara da Rabbinin huzurunda olduğunu aklında tutarak taşıması asıl maksattır. Cenab-ı Mevlâ şöyle buyuruyor:

“Onlar öyle er kişilerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş onları Allah’ı zikretmekten, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin dehşetten ters döneceği ahiret gününden korkarlar.” (Nur, 37)

Ayet-i kerimede buyrulduğu gibi, zikir hali kişinin her ne iş yaparsa yapsın asıl maksadını ve yolunu unutmaması, bir gün mutlaka hesaba çekileceğinin farkında olmasıdır. Zira insanoğlunun nankörlük yapması ve zalimlerden olmasının sebebi, unutması yahut bir başka tabirle hatırlamamasıdır. Hatırlatanları da dikkate almamasıdır. Oysa ilk insandan beri bütün peygamberler, onların yolundan giden veliler, hak üzere olan alimler insanlara Rablerini hatırlatmakta, doğru yolu göstermektedirler. Bir nimet olarak zikrin kıymetini bilenler ise, her halükârda zikretmeye devam ederler. Cenab-ı Mevlâ bu durumu bizlere şöyle bildirmiştir:

“Onlar, ayakta otururken ve yanları üzeri yatarken devamlı Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler.” (Âl-i İmran, 161)

İnsanoğlu kalbinde neyin korkusu ve endişesi varsa, daima aklında onu tutar, onu zikreder. Dünyalık peşinde koşanların zikri dünyalık şeylerdir. Ahiretin farkında olan, kulluğunun şuurunda olan kişinin zikri ise farklıdır. Çünkü sonunun ölüm ve son durağının ahiret olduğunu idrak eden insan için en büyük hedef, Yüce Yaratıcısı’nın hoşnutluğuna ulaşmaktır. Böylece ebedi saadet yurdu cennete girmek ve Yüce Allah’ın cemalini görmektir. Allah rızası da bu vesileyle elde edilir. Cenab-ı Mevlâ’nın bir kulundan razı olması da en büyük saadettir.

Zikrin bir tarafı ümit hali iken, diğer tarafı da havf yani korku halidir. Nitekim insanın gerçekten endişelenmesi gereken en büyük tehlike, ilahî sevgi ve rahmetten mahrum kalıp Yüce Allah’ın gazabına müstahak olmak ve O’nun cemalini hiç görememektir. Bu azap cehennemden daha şiddetlidir. Dünyadaki bütün korkular ve sıkıntılar bunun yanında anlamsız kalır.

İşte insanın bu hedefe ulaşmasının yolu zikirdir. müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim ve Fahr-i Kainat Efendimiz’in sünneti, kurtuluş kapısı olarak zikri göstermiştir. Asırlardır Allah dostları, zikir ile gerçek müslümanlığın yaşanabileceğini göstermişler, öğretmişlerdir.

Kulun dünyadan ve nefsinin arzularından kurtuluşu, kalbin huzura kavuşması zikre bağlanmıştır. Zikir bütün hayır kapılarının anahtarıdır. Zikirsiz Allah dostluğu mümkün değildir. Bu yönüyle vuslat yolu zikirdir. Böylece insanın muhabbeti ve marifeti artar, manevi derecesi yükselir. Kalbine ihlâs hakim olur.

Zikir, kulu Yüce Rabbi ile beraber eder. Kul Yüce Rabbini zikrettiği sürece, O da kulunu zikreder. “Siz beni anın ki, ben de sizi anayım.” (Bakara, 152) ayeti bunu ifade eder. Zikir kalbin temizleyicisidir, onu manevi kirlerden temizler, kalbindeki gafleti yok eder.

Zikir manevi zevk kapılarını açar. Kalbi şenlendirir, gamı, kederi, stresi giderir. Alemlerin Rabbi ile huzur bulmuş kalpten boş sıkıntılar ve yersiz korkular çıkar gider. Zikir kalpteki imanı kuvvetlendirir, kalbe manevi hayat ve neşe verir, şek ve şüpheyi giderir. Böylece insanın Allah’a teslimiyeti tam olur. Yakini artar, ihlâsı elde eder. O zaman ibadetler tatlı ve kolay olur. Kul taklitten kurtulur, tahkike ulaşır.

Balık için su ne ise, kalp için de zikir odur. Zikirsiz kalp ölür. Kalbi ölü bir insandan hayırlı işler çıkmaz.Zikir kalbi şeytanın vesvesesinden ve hakimiyetinden kurtarır. Netice olarak zikir bizi kendimize halimize bırakmaz, Rabbimiz ile irtibatlı tutar.

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap
Sayfa: 1 ... 5 6 [7] 8 9 10