* FANİ DUNYA FORUM HABERLER

Son İletiler

Sayfa: 1 ... 7 8 [9] 10
81
İlmihal Bilgiler + islam Ansiklopedisi / Temizligin Onemi
« Son İleti Gönderen: anadolu Mart 30, 2025, 02:11:14 ÖS »


Temizligin Onemi

Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:

(Müslümanlık temizlik dinidir. Temiz olun! Cennete ancak temiz olan girer.) [Deylemi] 

(Mümin pis olmaz.) [Buhari]

(Her şeyi iyi temizleyin! Temizlik imana, iman da Cennete götürür.) [Taberani]

(Temizlik imanın yarısıdır.) [Müslim]

(Namazın anahtarı temizliktir.) [Tirmizi]

(Ağzınızı temizleyin, ağzınız Kur’an-ı kerim yoludur.) [Ebu Nuaym]

(Cuma günü yıkanın, misvak kullanın ve güzel koku sürünün.) [Buhari]

(Yemekten önce ve sonra el yıkamak, zenginliğe yol açar, fakirliği giderir.) [Ebuşşeyh]

(Evinin hayrını isteyen, yemekten önce ve sonra, elini ve ağzını yıkasın!) [İbni Ebi Şeybe]

(Ağzınızı temizleyin! Kiramen katibin melekleri için, ağızdaki yemek artıklarının kokusundan daha kötü bir şey yoktur.) [Deylemi]

(Sarmısak yiyen, kokusu gitmeden mescidimize yaklaşmasın, insanın rahatsız olduğu şeylerden melekler de rahatsız olur.) [Taberani]

(Gece namaz kılmak için kalkan kimse, ağzını misvakla temizlesin! Çünkü bir melek namazda Kur’an okuyanın ağzına yaklaşarak dinler.) [Deylemi]

(Elbiselerinizi yıkayın, fazla kıllarınızı temizleyin, dişlerinizi misvakla temizleyin, temiz, güzel giyinin! Nezafet sahibi olun!) [İbni Asakir]

(Tırnaklarınızı kesip gömün! Ağzınızdaki yemek kırıntılarını temizleyin ve misvak kullanın! Yanıma, dişleri sarı, ağzı kokar vaziyette gelmeyin!) [Taberani]

(Kap kacak yıkamak, evi temiz tutmak, zenginliğe sebep olur.) [Hatib]

Peygamber efendimiz, yanına gelen birisine, (Tırnakların kuş tırnağı gibi uzamış, içi pislik doludur) buyurarak, temiz olmasını emretmiştir. (Taberani)

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap
82
İslami Aşk ve Sevgi / Toplum İcinde Saygi ve Sevgimizi Baglayan
« Son İleti Gönderen: anadolu Mart 30, 2025, 02:08:12 ÖS »


Toplum İcinde Saygi ve Sevgimizi Baglayan

Ülke icinde birlik ve beraberligimizi pekistiren guzel adetlerimizden biride SELAM alip vermek ,ikincisi el uzatip tebessümle MUSAFAHA etme sunnetimizdir.

 Gercektende selamlasmadan sonra ,bu sünnetimiz gönullerde köklü saygi sevgi duygusu dogurur,taraflar karsilikli hürmet ve muhabbetrini tazelemis,yakinlasmis olurlar.

 Bunuda unutmamali ki tebessümle tokalasmanin sagladigi fayda,sadece dünyevi saygi ve sevgiyle sinirli kalmiyor,taraflarin günahlarinin dökulmeisne sebep olacak uhrevi kazanclarinada isaret ederek buyuruyorki:
 
-Bir musluman karsilastigi kardesine önce selam verip sonra el tutusup tokalasirsa.agactaki sararmis yapraklarin dökülmesi gibi günahlari dökülur,kücük günahalrindan arinmis olarak ayrilirlar birbirlerinden. -
 
Demeki bizi birbirimize baglayan sünnet adetlerimizden; dünyaya ait faydalarindan baska,ebedi hayatimiza kadar uzanan uhrevi kazanclari da söz konusudur.

 Nitekim sevgi saygi yenileyen tokalasmayi Ebu Zer Hazretlerine sormuslar:

-Resulullah gelince O nunla musafaha edermiydiniz ?demisler ve cevabi manidar olmus ;

 Resulullah s.a.v gelince musafaha etmeden yanina oturdugumuzu hatirlamiyorum...
 
Bundan dolayi tokalasmayi tavsiye eden Efendimiz s.a.v buyurmus ki:

karsilastiginiz kardeslerinizle musafaha edin ki,kalbinizdeki saygi ,sevgi hisleriniz yenilenmis olsun.
 
Sahabalerinde bu konuya verdigi degeri surdan anliyoruz, sahabeler bos zamanlarinda hemen yola iner,karsilastigi kardeslerinle hemen musafaha ederek sevgilerini yenileyip sevaplarini cogaltiklarini dusunurlermis.

 Sevgi sesi olan selami,duyamayacak kadar uzakta olanlar dahi düsünülmüs,elle isaret ederek selam vermenin de bidat degil , sünnet olduguna dikkat cekilmistir.

 Bundan da anlasiliyorki selamsiz gecmek yerine, uzaktanda olsa bu sünneti yerine getirip, sevaptan mahrum kalmamaliyiz.Müslümanalrin selami olan esselamü aleyküm ve rahmetullahi ,Rabbim dilimizden, kalplerimizden eksik etmesin insALLAH..

Allahin selami ,rahmeti ,bereketi tum müsluman aleminin üzerine olsun....Aminn.

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap
83
SERBEST KÜRSÜ / Sağ Elin Verdiğini Sol El Görmeden
« Son İleti Gönderen: anadolu Mart 30, 2025, 02:01:26 ÖS »


Sağ Elin Verdiğini Sol El Görmeden

Allâh’a Verilen Karz-ı Hasen(Güzel Borç - İnfak)

Bu kâinât, kudret eli ile kurulmuş binbir nakışla tezyîn edilmiş umûmî, fânî bir ikâmetgâhtır. Bir imtihân âlemi olan şu dünyada geçireceğimiz günler, ciddiyet, ince bir ruh, derin bir idrâk ile tefekkür ister. Çünkü bizim için asıl kalıcı olan nîmetler, bâkî ikâmetgâha, yâni sonsuz hayâta götürebildiğimiz güzelliklerdir. Kullarının böyle ebedî güzellikler ile huzuruna gelmesini arzu eden Cenâb-ı Hak, kendi katındaki yüce mükâfâtı ve rızâsı istikâmetinde yapılacak amel-i sâlihlere verdiği değeri Kur’ân-ı Kerîm’de sık sık beyân buyurur.

Allâh Teâlâ, bilhassa lutuf ve kerem, cömertlik ve ihsân gibi ulvî sıfatlarının tezâhürü olan sadaka ve infak hakkında ısrarlı teşviklerde bulunur. Bu meyanda hâli vakti yerinde olan servet sâhiplerine zekât, öşür ve kurban gibi mâlî ibâdetleri kat‘î olarak emir buyurur. Bu mecbûrî yardımların yanında bir de mürüvvete ve îmân heyecânına bağlı fazîletler vardır ki, bunlardan biri de karz-ı hasen, yâni güzel borçtur.
Cenâb-ı Hak, yüce rızâsı için verilecek her sadaka ve yapılacak her infâkı kendisine verilmiş bir borç (karz-ı hasen) olarak kabul eyler ve bunun karşılığını kat kat ödeyeceğini va’deder. Âyet-i kerîmede buyrulur:

مَن ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُ أَجْرٌ كَرِيمٌ

“Allâh’a güzel bir borç verecek olan kimdir? Artık Allâh, bunu kendisi için kat kat artırır. Onun için oldukça üstün ve onurlu (kerîm) bir ecir vardır.” (el-Hadîd, 11)

Buna göre sadakalarımızın, muhtacı sevindirmek kadar birgün ansızın karşımıza dikilecek olan ölüme karşı bir son nefes teminâtı olacağı düşüncesiyle bu hususta daha gayretli olmalıyız.

Bilmeliyiz ki, bu dünyada sıkıntı veya ferahlık, Allâh’ın takdîrine bağlıdır. Gerçek mü’minler, Allâh kendilerine nîmet verdikçe kibirlenip şımaran ve Allâh’ın lutfettiği nîmeti O’nun rızâsı için sarfetmeyen gâfillerden olamazlar. Onlar karz-ı haseni her iki mânâsıyla idrâk ederek tatbik ederler. Yâni:

1. Hem ihtiyaç sahibi kullara borç verirler,

2. Hem de infakta bulunmak sûretiyle Allâh’a borç verirler…

Evet karz-ı hasenin bir mânâsı da, Kur’ân-ı Kerîm’de bahsedilen şekliyle Allâh’a borç vermektir. Bu da ihtiyaç sahiplerine infak etmek ve Allâh yolundaki gayret ve hizmetlere destek olmak sûretiyledir ki, Allâh Teâlâ bu ameli; terviç, teşvik ve mükâfâtını beyan sadedinde, “kendisine verilen bir borç” olarak ifâdelendirmektedir. Yâni infâkı bizzat Cenâb-ı Hak, borç olarak kullarından istemektedir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“…Namazı kılın, zekâtı verin, Allâh’a gönül hoşluğuyla ödünç (karz-ı hasen) verin. Kendiniz için önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız Allâh katında onu bulursunuz; hem de daha üstün ve mükâfatça daha büyük olmak üzere. Allâh’tan mağfiret dileyin, şüphesiz Allâh çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.” (el-Müzzemmil, 20)

Cenâb-ı Hak, yüce rızâsı istikâmetinde kulun infâkını karz-ı hasen (güzel bir borç) olarak kabûl etmekle insanoğluna müstesnâ bir lutufta bulunmaktadır. Tabii, hâlis niyetle ve bu dünyada hiçbir şahsî menfaat beklemeden, gösteriş ve şöhret niyeti olmaksızın verilmesi şartıyla… Bunun için verildikten sonra teşekkür beklenilmemeli ve sadece Allâh rızâsı için sarfedilmelidir. Hazret-i Ali ve Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhümâ-’nın bir infâkıyla ilgili olarak Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulan:

“Onlar kendi canları çektiği hâlde, yiyeceği yoksula, yetîme ve esire yedirirler: «Biz sadece Allâh rızâsı için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabb’imizden (O’nun azâbına uğramaktan) korkarız.» (derler). İşte bu yüzden Allâh, onları o günün fenâlığından esirger; (yüzlerine)parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.” (el-İnsân, 8-11) âyetindeki düsturlara riâyet edilmelidir.
Bu âyet-i kerîmelerde infak ile ilgili şu nüktelere temâs edilmektedir:

1. Mü’min kardeşini kendine tercih etmek; îsâr,

2. Fânî ve dünyevî gâyeler için değil, Allâh rızâsı için infak etmek,

3. Kıyâmetin şiddetinden infak ile korunmak,

4. İhlâsla yapılan infâkın Hak katında makbul olacağı ve sahibinin yüzünü ak edeceği,

5. Mü’minlerden bu nevî sâlih ameller işlenmesinin istendiği.

İşte Allâh’a bu şekilde verilen borç için Cenâb-ı Hak onun kat kat karşılığını bahşedecektir. Yine bir âyet-i kerîmede Hak Teâlâ bu şekilde verilen bir borcun fazîletini şöyle beyân etmektedir:

“…Eğer namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, peygamberlerime inanır, onları desteklerseniz ve Allâh’a güzel borç verirseniz, andolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi, zemîninden ırmaklar akan cennetlere sokarım…” (el-Mâide, 12)

İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre Ebû Dehda el-Ensârî, Allâh’a güzel borç verme hakkındaki âyetler nâzil olduğunda Rasûlullâh’a:

“–Yâ Rasûlallâh! Allâh bizden borç mu istiyor?” diye sordu.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Evet, yâ Ebâ Dehda, Allâh borç istiyor!” diye cevap verdi.

Bunun üzerine Ebû Dehda -radıyallâhu anh-, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den elini uzatmasını istedi ve O’nun elini alarak:
“–Ben bağımı Allâh’a borç (karz-ı hasen) olarak veriyorum!” dedi.

İbn-i Mesud -radıyallâhu anh-, Ebû Dehda’nın bağında 600 hurma ağacı olduğunu ve onun bağı içindeki evinde, âilesiyle birlikte oturduğunu söyler. Bu infaktan, yâni Allâh’a borç verme sözünden sonra Ebû Dehda evine gelir ve hanımına:

“–Ey Dehda’nın annesi! Bu bağı ve evi boşaltacağız. Çünkü ben bu bağı Allâh’a borç verdim…” der.

Hanımı da ona:

“–Yâ Ebâ Dehda! Çok kârlı bir alışveriş yaptın!” diye cevap verir.

Daha sonra da eşyâlarını ve çocuklarını alarak bağdaki evi boşaltırlar. (Taberî,Tefsîr, II, 803; Hâkim, Müstedrek, II, 24)

İşte bu şuur ve fazîletin zirvede olduğu her devirde mü’minler topluluğu dâimâ huzur ve saâdet içinde yaşamışlar hem dünyalarını hem de âhiretlerini korumuşlardır. Şu hâdise de bu hakîkatin göz kamaştırıcı bir tezâhürüdür:

Elie Kedourie’nin kaleme aldığı, Osmanlı’nın son döneminde İngiltere’nin Orta Doğu politikasına dâir kitabın bir ekinde anlatıldığına göre 19. yüzyıl sonlarında Doğu Anadolu’da müthiş bir kıtlık başgöstermişti. Bunun üzerine İngilizler, kıtlıktan hareketle bölgede Osmanlı’ya karşı bir isyan çıkarıp çıkaramayacaklarını tespit için oraya bir casus gönderdiler. Casusun yaptığı araştırma neticesinde müşâhede ettiği gerçek, son derece ibretli idi. Raporda deniliyordu ki:

“Burada kıtlık var, ama açlık yok! Herkes birbirini gözetiyor, yardımda bulunuyor. Bu yüzden de kıtlık, açlığa dönüşmüyor. Sonuç olarak böyle güçlü bir ictimâî yapı içinde kıtlıktan hareketle isyan üretmek imkânsız!..”

Hiç şüphesiz bu yüksek seviye, ihtiyaç ve yoksulluğun had safhaya ulaştığı anlarda ve bir de zor zamanlarda infâkın değerine dikkat çeken âyet-i kerîmenin muhtevâsı içerisinde yaşayabilmenin dünyevî bir mükâfât ve bereketidir. Cenâb-ı Hak, bu hususta gevşeklik ve gaflet gösterilmemesi için biz kullarını şöyle îkaz buyurur:

“Size ne oluyor ki, Allâh yolunda infak etmiyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin mîrâsı Allâh’ındır. İçinizden, fetihten önce infak eden ve savaşanlar (başkasıyla) bir olmaz. İşte onlar, derece olarak sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allâh, her birine en güzel olanı va’detmiştir. Allâh’ın, yaptıklarınızdan haberi vardır.” (el-Hadîd, 10)

Yâni Cenâb-ı Hak, bilhassa İslâm’ın ve müslümanların zor zamanlarında kullarından fedâkârlık istemektedir. Kulların bu fedâkârlıklarına da Kur’ânî ifâde ile «karz-ı hasen» demektedir. Nitekim Çanakkale ve İstiklâl harplerindeki fedâkârlıklar da kullardan bir «karz-ı hasen» hâlinde tecellî edince Cenâb-ı Hak, bunun mukâbili olarak gâlibiyet ihsân eylemiştir.

Unutmamalıyız ki bize emânet olarak verilen bu beden, can ve mal, elimizde ebedî kalacak değildir. Muhakkak birgün âniden hepsi ile vedâlaşacağız ve her şey mülkün gerçek sahibi olan Allâh’a kalacak, yâni O’na dönecektir. Dolayısıyla şimdiden, yâni hayatta iken bu emânetleri Allâh yolunda yerlerine teslim etmeliyiz ki ebedî mükâfâta nâil olabilelim. Biz teslim etmesek bile onların asıl sahibi olan Cenâb-ı Hak, dünyaya vedâ ânımızda zaten bizden her şeyi geriye teslim alacak. Ancak arada büyük bir fark olacak. Birinci şekilde, yâni infak ettiğimiz takdirde, Allâh Teâlâ yerin göğün hazîneleri yüce zâtına âit olmasına rağmen, bunu kendisine verilmiş bir borç olarak kabul etme lutfunda bulunacak ve karşılığını kat kat ihsân eyleyecek. İkinci şekilde, yâni infak etmediğimizde ise elimize hiçbir şey geçmeyecek, ancak o malın mes’ûliyetini yüklenmiş olacağız. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ömrünü infaktan uzakta kalarak geçirenleri şöyle îkâz buyurur:
“Âdemoğlu «malım, malım…» deyip duruyor… Ey Âdemoğlu! Yeyip tükettiğin, giyip eskittiğin veya sadaka olarak verip sevap kazanmak üzere önden gönderdiğinden başka malın var mı ki?!.” (Müslim, Zühd, 3-4; Tirmizî, Zühd, 34)

Hazret-i Mevlânâ da, Mesnevî’sinde ne güzel söyler:

“Ölüm meleği, gâfil bir zenginin kulağını çekerek (yâni canını alarak) onu hayat rüyâsından uyandırınca, hakîkatte sâhibi olmadığı bir mal için, zenginin hayatta iken çektiği zâyî etme korkusuna kendisinin bile güleceği gelir.”

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’dan rivâyet edildiğine göre Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in âilesi bir koyun kesmişti. Birçok kimseye infakta bulunulduktan sonra Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, koyundan geriye ne kaldığını sordu:

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-:

“–Sadece bir kürek kemiği kaldı.” cevâbını verince Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Desene bir kürek kemiği hâriç, hepsi bizim oldu!” buyurdu. (Tirmizî, Sıfâtu’l-kıyâme, 35)

Hakîkaten insanın esas sermâyesi, hayır-hasenâtta bulunmak sûretiyle ebedî hayat için biriktirdikleridir.

Dünya malından bir musîbet hâlinde zuhûr ederek gönlün âhengini tahrip eden fânî ve nefsânî alâkalardan uzakta kalabilmek, ancak cömertlik ve diğergâmlığın feyzi ile mümkündür.

Cenâb-ı Hak, insanoğlunun dünyaya vedâ ânında hasret duyacağı ibâdetler arasında sadakayı bilhassa zikreder ve onu ihmâl edenlerin ölüm geçidinde iken yaşayacağı hâlet-i rûhiyeyi şöyle beyân buyurur.

وَأَنفِقُوا مِن مَّا رَزَقْنَاكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ فَيَقُولَ رَبِّ لَوْلَا أَخَّرْتَنِي إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ فَأَصَّدَّقَ وَأَكُن مِّنَ الصَّالِحِينَ

“Herhangi birinize ölüm gelip de: Rabb’im! «Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip sâlihlerden olsam!» demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan infak edin.” (el-Münâfikûn, 10)

Bu yüzden cimrilik ve dünya muhabbeti sebebiyle infaktan uzak kalıp birgün bütün varlığımızı ardımızdakilere bırakırken onların ağır hesap ve azâbını yüklenmiş âhiret müflisleri durumuna düşmeyelim!..

Zîrâ malın nereden kazanılıp nereye sarfedildiği hususu âhiretteki büyük hesâbın ilk suâllerindendir. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar:

“Hiçbir kul, kıyâmet gününde, ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne gibi işler yaptığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından ve vücûdunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz.” (Tirmizî, Kıyâmet, 1)

İşte bütün bu hakîkatleri en güzel şekilde idrâk eden ecdâdımızın, infak hususunda sergiledikleri üstün gayret ve faâliyetler, tarihe muazzam bir “vakıf medeniyeti” armağan etmiştir. Onlar âdeta bir hayır yarışı içerisine girmişler ve bu yarışta her çeşit varlığa ve her türlü ihtiyaca cevap verecek mâhiyette müesseseler, vakıflar kurmuşlardır. Bunların yanında iffet ve utancından dolayı kimseden bir şey isteyemeyecek olanların gönüllerini rencide etmemek ve onları istemek zorunda bırakmamak için eski İstanbul’un bazı semtlerine koyduklarısadaka taşları pek meşhurdur.

Bu sadaka taşlarından Üsküdar Doğancılar Caddesi üzerindeki yol ayrımında, Evlendirme Dâiresi karşısındaki kaldırımın yanında yaklaşık bir metre yüksekliğinde ve otuz santim çapında olan tarihî hâtıranın dışındakiler bugün yerlerinde değiller.

Oysa bunlar, bir zamanlar ne büyük bir hizmete ve hayır yarışına şâhid idiler. Hâli vakti yerinde olanlar; “sağ elin verdiğini sol el görmeyecek şekilde” infakta bulunabilmek için gece karanlığında sadakalarını bu taşın tepesindeki çukura bırakırlardı.

Daha sonra semtin fazîletli fakirleri de ihtiyaçları kadar oradan alırlar, fazlasına ilişmezlerdi. Bilhassa ihtiyacı olmasına rağmen dilenmekten çekinenler, gecenin geç saatlerinde taşın yanına para almaya gelir, ihtiyaçları kadar alırlardı. 17. yüzyıl İstanbul’unu anlatan bir Fransız seyyah, üzerinde para bulunan bir taşı tam bir hafta boyunca gözetlediğini, ancak oradan sadaka almaya gelen kimseyi göremediğini yazmaktadır.

Rivâyete göre İstanbul’un dört yerinde sadaka taşı vardı: Üsküdar’da Gülfem Hatun Camii’nin avlusunda, yine Üsküdar Doğancılar’da, Karacaahmet’te ve Kocamustafapaşa’da…

Şanlı ecdâdın, böyle bir hizmeti niçin yaptığı mâlûm… Ancak her toplumda ve her devirde düşkünler ve muhtaçlar dâimâ mevcut olacaktır. Dolayısıyla âyet-i kerîmede buyrulan:

“Zenginin malında fakirin hakkı vardır.”27 düstûrunu gönlümüzün şiârı edinmeli ve “sadaka taşlarından vakıflara” uzanan hayır yarışını devam ettirmeliyiz ki, iffetli muhtaçların haysiyetlerini koruyalım. Dünkü kâh vermek kâh almak için sadaka taşına uzanan ellerdeki samîmiyeti ve ihlâsı muhafaza etmeliyiz… Gönlümüz bir sadaka taşı hâline gelmelidir.Muhtaç, bizlere bir ana kucağı sıcaklığı hissederek yaklaşabilmelidir. Bizler de lutfen ve keremen «Rezzâk» olan Rabb’imizin bir kulu olarak şükür secdesinde bulunmalıyız. Dünyevî ve uhrevî ölçümüz:

“İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır.” (Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, 8) beyânı ile;

“De ki: Rabb’im, kullarından dilediğine rızkı yayar ve ona tekrar rızkı kısar. Siz Allâh için ne infak ederseniz, Allâh onun yerine başkasını verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe, 39) âyet-i kerîmesidir.

Netice olarak gerek infak, gerekse karz-ı hasen şeklinde yapılan güzel ibâdet ve davranışlar, aslında Cenâb-ı Hakk’ın bizlere lutfeylediği nîmetler sâyesinde yapılabilmektedir. Yâni Allâh Teâlâ, bizlere bahşettiği nîmetler ile yapacağımız hayır ve hasenâtı bizden kendisine borç olarak telâkkî buyurmaktadır. Bir bakıma bu tecellî, Cenâb-ı Hakk’ın bizlere bahşettiği nîmetleri yine nîmetlerle taçlandırmasıdır.

Yâni hakîkatte sayısız nîmetleri veren Allâh, onları alıp istifâde eden kullardır. Buna göre de asıl borçlu olan taraf insan, alacaklı olan da Cenâb-ı Hak’tır.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Göklerde ve yerde bulunanlar, her şeyi O’ndan isterler. Çünkü tüm varlıklarını O’na borçludurlar.”

Bu meyanda bilhassa insanoğlu, kendisine verilen, varlıkların en şereflisi olma sıfatı, daha sonra İslâm ve îmân nîmetine mazhariyet, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ümmet olma lutuf ve ikrâmına nâiliyet ve daha sayılamayacak nice ihsan ve ikrâmlar karşısında Cenâb-ı Hakk’a borçludur. Ayrıca her gönül, yaratılışının vesîlesi ve ebediyet yollarında yegâne hidâyet rehberi olan Hazret-i Peygamber    -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e borçludur. Onun zâhir ve bâtın insanlığa hediye ettiği ibâdet, muâmelât, davranış mükemmelliği ve güzellikleri yıldızlar misâli gönüllere yansıtan ashâb-ı kirâma ve bütün İslâm büyüklerine borçludur. Ana-babaya borçludur, âilesine borçludur.
Bu borçların ödenmesi ise, Allâh -celle celâlühû-’nun ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ahlâkı ile ahlâklanmak sûretiyle canlı bir Kur’ân olarak yaşamak ve Sünnet-i seniyye iklîminde yeşeren bir gül olarak vuslat âlemine adım atmakla mümkündür. Ayrıca Allâh’a şükretmek de her kulun boynunun borcudur.

Bilmelidir ki, Cenâb-ı Hakk’ın bu kadar sayısız nîmet, lutuf ve ihsânına mukâbil gönüller, şâyet O’nun rızâsının dışında kalan, yâni nefsânî ve fânî tuzaklarda ziyân edilirse, insanlık şeref ve haysiyetini yitirmeye başlar. Bu şekilde ilâhî ölçülerin dışında yaşayarak gelip geçici güzellikleri gözlerinde büyütenler, dâimâ aşağılara, düşkünlüklere râm olurlar. Bir bakıma özlerindeki “ahsen-i takvîm” (en güzel yaratılış) sırrını unutarak kendilerinden çok daha aşağıda, daha fakir, daha muhtaç ve âciz varlıklardan borç isteyen zavallılar durumuna düşerler. Neticede farkında olamadıkları aslî cevherlerini helâk ederler. Böyle kimselerin hâline son derece şaşıran Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- şöyle buyurur:
“Bu ne şaşılacak şey? Güneş, bir zerreden borç ister mi? Zühre yıldızı, küçücük bir küpten bâde diler mi?”

“Sen ne olduğu bilinmeyen bir rûhsun, vasıfları tam anlamıyla bilinmez bir cansın. Keyfiyet ve sıfatlar âlemine hapsedilmişsin. Sen bir güneşsin, bir ukdeye tutulup kalmışsın; yazık sana!..”

Bu beyitlerde Hazret-i Mevlânâ insanı, bir mânevî güneşe benzetmektedir. Âlem de, o güneşin ışığı ile parlayarak yansıyan, titreşen zerreler gibidir. Dolayısıyla insanın Allâh’tan feyz almayı düşünmeden dünyada fânî zevkler peşinde koşması, neşe araması, bir bakıma güneşin zerreden borç istemesini temsil etmektedir. Güneş nasıl olur da zerreye muhtaç olur?

İnsan rûhu da, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ânî bir ifâdeyle «Kudretimden bir sır üflediğim.»28 buyurduğu rabbânî bir nûrdur. Fakat insanların çoğu rûhun yüceliğini, kıymetini bilmeyerek, onun hakîkatinden habersiz yaşarlar. Bunlar kendilerine bahşedilen azîz ve mukaddes nîmeti, o ilâhî emâneti, maddî ve fânî zevklere fedâ ederek, sadece ten plânında yaşama sevdâsındadırlar. Hiddetin, şehvetin, şöhretin, cismanî zevklerin girdabına düşmüşlerdir. Nefis gıdâların, eğlencelerin meftûnu olmuşlardır. Sanki mânâ güneşi, semâvî bir hâdiseye uyarak “ukde-i zenb” (günah düğümü) ile bağlanmış, tutulmuş, ışığını saçamaz olmuştur. Bu durumda her kul:

Kendi mertebesini bilmeli! Allâh’ın lutfettiği sayısız nîmetlerden, bilhassa “ahsen-i takvîm” sırrından haberdâr olmalı! Gelip geçici ve bir türlü tatmin edilemeyen zevklere esir düşmemeli! Neşeyi nefsânî arzularda ve fanî sevgililerde aramamalı! Her şeyi kendinde, kendi gönlünde aramalı!

Hâsılı, dünyadan cebrî olarak çıkarılmadan evvel, Rabb’imizin lutfuyla îmân emniyeti ve irâdemizle ukbâ yolcuğuna çıkmanın hazırlığı içinde olmalıyız…

Yâ Rabbî! Yüce zâtına verilen bir borç olarak kullarından istediğin infak ibâdeti ve karz-ı hasen fazîleti hususunda gönüllerimize Sen’in sonsuz kerem deryândan nasibler ihsân eyle! Üzerimizdeki maddî ve mânevî bütün mes’ûliyetleri ve borçları edâ etmeyi hepimize müyesser kıl! Bizlere, yetimlerin, muhtaçların ve yalnızların sessiz çığlıklarını duyabilecek kulak ve hissedebilecek bir gönül ihsân eyle!

Âmîn.

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap
84
Serbest Kürsü / Gönül Gözü Gönül Dili
« Son İleti Gönderen: anadolu Mart 30, 2025, 01:48:05 ÖS »


Gönül Gözü  Gönül Dili

Gönül” genel olarak “kalp”, bazen de “nefis” anlamına kullanılan özbeöz Türkçe bir kelimedir. Büyük edebiyat tarihçisi Nihad Sâmi Banarlı”nın Türkçenin Sırları adlı eserinde belirttiği gibi gönül, Türkçenin deyim ve terim geliştirmede en güçlü ve en üretken kelimelerinden birisidir. “Gönül erleri” milletimizin dinî ve millî kimliğinde nasıl önemli bir hizmet görmüşse; gönül kelimesi de kültürümüz içinde çok derin izler bırakmıştır. (Bkz. İstanbul 2009, s. 86-89.)

Gönül kelimesinin Farsça karşılığı “dil”, Arapça karşılığı da “kalp”tir. Ehlikalp ve ehlidil ile gönül erbabı aynı manayadır. Kur’an’da, hadislerde ve Arapça tasavvuf kitaplarında geçen “kalp” kelimesi ile Türkçedeki “gönül” eş anlamlıdır. Nitekim Kur’an’daki: “Kör olan gözler değil, göğüslerdeki kalplerdir.” (Hac, 46.) ayetinde “gönül körlüğü” anlatılmaktadır.

Gönül iman nuruyla aydınlanan kalptir. Genellikle iman nuruyla dolan kalbe gönül; inkâr, küfür ve hevaiyyata meyleden kalbe nefis denirse de “gönlün bilir, gönlüm çekti” gibi deyimlerde geçen “gönül” nefis manasınadır. Gönül, yücelik/ulviyet tarafına; nefs ise süfliyete mütemayil kabul edilir. Mana âlemini kuşatan gönül, Hak yolcusunun varacağı son merhaledir.

Günümüzde gönül insanı denilince aydınlanmış bir kalbe sahip, davranışlarını kalp ve gönül yörüngesinde yöneten, empati yapmasını bilen insan hatıra gelmektedir. Kalbin aydınlanıp sadrın genişlemesi, merhamet, sevgi ve hoşgörü ile olur.

İlk tasavvuf klasiklerinden sayılan el-Luma’ müellifi Ebû Nasr Serrâc sahib-i kalp dediği gönül ehlini, kalbinde toplanan manevi ilim, fasih bir beyan ve açık bir lisanla anlatılamayan kişi, diye tarif eder. Cüneyd’in Horasan halkını gönül ehli olarak tanımladığını belirtir. (Serrâc, el-Luma’/İslam Tasavvufu, trc: H. Kâmil Yılmaz, İstanbul 1996, s. 351.)

İnsani fonksiyonların tamamı ruh menşeli ve onun değişik tezahürleridir. Nitekim idrak ve akletme beyin merkezinde tezahür eden ruhi bir eylem olarak aklın; sevme, buğz etme, kabul ve ret ise kalp merkezinde ortaya çıkan ruhi bir davranış olarak gönlün fiilleridir. Böylece hepsinin kaynağı ruhtur. Ruh bedene girip nuru perdelenince nefs, bedenden tecerrüt ile nuru ortaya çıkınca akıl, Hakk’ı ve sıfatlarını bilmesi itibarıyla kalp, Hakk’a yönelip tekrar kuds âlemine kanat açınca yine ruh adıyla anılmaya başlar. (Bkz. Bursevî, Temamu’l-feyz, thk. Ali Namlı, Basılmamış Master Tezi, İstanbul 1994, s. 47.)

Rahman adıyla gönül arasında bir münasebet vardır. Çünkü Rahman ismi istisnasız bu âlemdeki bütün yaratıkları rahmetle kuşatır. Gönül bu tür bir tecelliye mazhardır ve her varlığa şefkat ve merhamet nazarıyla bakmayı telkin eder. Rahman sıfatı, kalbe yufkalık, gönle enginlik verir.

Gönül insanı canını ve malını Allah’a adayarak (Tevbe, 111.)  kalb-i selime (Şuara, 89.)  eren ve gönlünü, Gönüller Sultanı’na verendir. Rahman tecellisine mazhar, incelik ve zarafet timsali insandır. Tasavvufi telakkide namütenahi sırların taşıyıcısı ve ilahî namenin nüshası insan gönlüdür. (Bkz. Mesnevî, III, 196, b. 2270-2273.)

Gönül, Hak binasıdır. Kâbe’yi Hz. İbrahim, gönlü Allah inşa etmiştir. Allah’a olan bütün zahiri yönelişlerin merkezi Kâbe, bâtıni yönelişlerin merkezi ise kalp; yani gönül Kâbe’sidir. Çünkü gönül Hakk’ın tecelligâhıdır. Yunus’un gözünde gönül, Kâbe’den üstündür.

Gönül mü yeğ Kâbe mi yeğ

Eyit bana ey aklı eren

Gönül yeğ durur zîrâ kim

Gönüldedir dost durağı. (Yûnus Emre Dîvânı, haz. Mustafa Tatcı, II, s. 352, 366/7.)

Çünkü insan bu durağa gönüller yapmaya gelmiştir:

Ben gelmedim dâvî için

Benim işim sevi için

Dostun evi gönüllerdir

Gönüller yapmağa geldim. (Yûnus Emre Dîvânı, II, s. 176, 179/2.)

Gönül Allah’ı sevip şehvet, servet ve şöhret gibi dünya putlarından arınırsa Kâbe olur. Aksi takdirde puthane olur. Bu yüzden: “Allah’ın insan göğsünde iki kalp yaratmadığı” (Ahzab, 4.) ayetinden yola çıkılarak kalbin masivaya yönelik sevgi ve ilgilerden arındırılması üzerinde sıkça durulur. Gönlün, heva ve hevese kurban edilmemesi istenir. Çünkü nisyan ve gaflet özelliği insana kulluk görevini unutturuverir. Onun bu zaafını tashih ve tamir etmenin yolu ibadet ve zikirden geçer. Hayatın temel gayesi de budur. Namaz, oruç, zekât ve hac ile zikir ve tesbihat âdeta gönül Kâbe’sinin bekçileridir.

İnsanın kalp ile ilgili iki davranışı vardır. Birincisi kalbi zarif ve nahif ilahî sevgi çiçeklerine yol bırakmayan ayrık otu niteliğindeki hoyrat dünya sevgisinden arıtmak ki buna tahliye denir. İkincisi de ayrık otlarından ayıklanan gönlü muhabbet-i ilahiyye çiçekleri ile donatmak bunun adı tecliyedir. İbadet ve taat ile arınmaktır. Nitekim şair bu anlayışı şöyle nazmetmiştir:

Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecelli ede Hakk

Padişah girmez saraya hâne mamur olmadan

Kur’an’da: “Ey iman edenler, sabredin, sebat gösterin, düşman için murabata yapın; nöbet tutun, hazırlıklı olun” (Âl-i İmran, 200.) ayetindeki ribat, zahiri manaya göre sınır boylarında düşman gözetleme yeri; murabata nöbet bekleme işidir. Nasıl zahiri düşmanın vatan mülkünü harap etmemesi için nöbet gerekiyorsa, gönül mülkünün nefs ve şeytan düşmanından korunması için uyanık olmak gerekir. Bursalı İsmail Hakkı bu ayetin tefsirinde şu görüşlere yer verir: "Vücudunuzu ve zihninizi koruyun, ibadet sırasında nefislerinize dikkat edin." (Ruhu’l-beyn, II, 157.)

Allah Rasulü’nün günahları yok edip derecelerin yükselmesine vesile olan ameller arasında saydığı şu üç şeye dikkat etmek lazımdır: “Zorluğuna rağmen güzelce abdest almak, camilere yönelen adımları çoğaltmak ve namazdan sonra diğer namazı beklemek; işte bu sizin için ribat; yani gönlü korumak için nöbet tutmaktır.” (Bkz. Müslim, Tahâret, 41; Tirmizî, Tahâret, 39.)

Anlatıldığına göre İbrahim Edhem yaya olarak hacca giderken binitli bir bedeviye rastlar. Bedevi kendisine nereye gittiğini sorunca o: “Kâbe’ye” der. Bedevi: “Böyle binitsiz yaya hâlinle mi?”  diye sorunca İbrahim Edhem der ki: “Benim birtakım binitlerim var ki ben, lâzım oldukça onlara binerim. Bir bela ile karşılaşınca sabır binitine, bir nimete erince şükür binitine, bir kazaya duçar olunca da rıza binitine binerim.” Bu sözler karşısında irkilen bedevi: “Meğer yaya olan sen değil, benmişim” der.

Bâyezid der ki: “Gerçek ârif bir tek kaygı taşıyan ve ilgisi gözünün gördüğüne ve kulağının duyduğuna kaymayandır.” Dünyevi aşk ve sevgiler bile ortak kabul etmez. Nitekim şu söz bu konuya ışık tutmaktadır.

Bir gönülde iki sevdâ olmaz

Kimi Mecnun, kimi Leyla olmaz.

Gönülde daima tek sevda bulunmalıdır. O da Allah’a kulluktur. Bir bedevi gelip Hz. Peygamber’e sorar: “Ben orucumu tutar, namazımı kılarım. Bunun dışında pek fazla bir ibadetim yok. Çünkü fakir bir adamım. Hac ve zekâta gücüm yok. Kıyamette benim yerim neresi?” Hz. Peygamber tebessüm ettikten sonra buyurur ki: “Gözünü haramdan ve insanlara küçümseme nazarıyla bakmaktan; kalbini haset ve fesattan, dilini yalan ve gıybetten korursan yerin cennettir.” (Ebû Tâlib Mekkî, Kûtü’l-kulûb, Beyrut 2005, II, 356; Gazzâlî, İhyâ, Beyrût ts., Dâru’l-ma’rife, IV, 149.)

Gönlü olgunlaştırmanın yollarından biri diğer gönüllere değer vermektir. Onları hor görmek ve yıkmak en büyük günah; yapmak ise en büyük sevaptır. Mevlana der ki: “Senin bir saman çöpü kadar değer vermediğin yıkık gönül, arştan da üstündür, kürsüden de, levhden de, kalemden de. Hor bile olsa gönlü hor tutma, o horluğu ile gene de pek üstündür. Yıkık gönül Allah’ın baktığı varlıktır. Onu yapan can ne kutludur. Kırılmış, iki yüz parça olmuş gönlü yapmak Allah katında hacdan da, umreden de değerlidir.” (Divân-ı kebir, VII, 609, b. 8077-88.)

Gönül bir sevgi ve merhamet merkezi olduğundan hassas bir terazi gibidir. Bu yüzden insanlara gönle danışmaları tavsiye edilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber: “Gönlüne danış!” (Dârimî, Büyû’, 2; İbn Hanbel, IV, 238.)  buyurur.

Gönlün gayp âlemine bakan bir penceresi vardır. Buna “gönül gözü” denir. Nitekim Hz. Peygamber’in: “Gözüm uyur ama kalbim asla uyumaz” (Buhârî, Teheccüd, 16; Müslim, Müsâfirin, 125; Ebû Dâvud, Tahâvet, 79; Tirmizî, Mevâkit, 208; Neseî, Leyl, 36.) sözü buna işarettir. Gönül gözü gönlün berraklığı ile alakalıdır. Gönlü uyanık olanın gözü uyusa bile gönlünde binlerce göz açılır. Mevlana: “Gönlün uyandı mı güzelce uyu. Artık gözünden ne yedi kat gök kaybolur, ne de altı cihet!” der. (Bkz. Mesnevî, III, 896, 1222-1225.) Gören baş gözü değil, gönül gözüdür. Yunus bunu şöyle ifade eder:

Yûnus şimdi sen Hakk’a er

Dün ü gün gönlün Hakk’a ver

Gönül gözü görmeyince

Baş gözü görmeyiser. (Yûnus Emre Dîvânı, II, s. 39, 24/5.)

Gönül gözünü dinî hayatın merkezine alan halkımız, gönül ekseninde engin bir dil ve literatür oluşturdu. Gönül onun dünyasında göz oldu, Hakk’ı gördü, söz oldu gönüllere ulaştı, öz oldu kulak duvarını aştı, dil oldu gönül telini titretti. İmam Ali’nin buyurduğu gibi kalpten çıkan söz kalbe ulaşır. Ağızdan çıkan söz ise kulak duvarını aşamaz. Aşağıda sıralayacağımız deyimler gönül dilinden bir kesittir.

Gönül beklemek gönülden Hakk’ı çıkarmamaktır. Allah’ın hikmet ve kudretini, sanat ve kuvvetini görmek için O’nun bin bir tecellisini düşünerek halleri sağlamlaştırmaktır. İslam’ı yaşayarak kalb-i selime ulaşmış, gönlünde herkese ve herkesin gönlünde kendisine yer olan Allah dostları ise gönüller sultanıdır.

Gönül hâline varmak, huzura varmak anlamınadır. Dünya ve masivayı gönlünden çıkararak kalbi temizlemek ve böylece kalbi sadece Allah’a ve Hz. Peygamber’e bağlamak demektir. El kârda, gönül yarda. Kişi eliyle günlük maişetini temin mücadelesiyle meşgul iken gönlün kendi âleminde olması anlamına gelen bu anlayış Kur’an’daki: “Hiçbir alış veriş ve ticaretin Allah’ın zikrinden alıkoymadığı nice erler vardır.” (Nur, 37.) ayetinin gereği olan bir gönül diriliğidir. İnsan zihni ve kalbi, meşguliyet durumuna ve verdiği öneme göre işinden ve çevresinden etkilenmektedir.

Gönül, gönül yapmak, insanları sevindirmek ve kırık kalpleri onarmak demektir. Gönül Hakk’ın tecelli yeri olduğundan saygındır. Gönle girmek, gönül imar etmek son derece önemlidir. Nitekim Allah dostlarından Hacı Bayram Veli, yazdığı Muhammediyye adlı eserini kendisine takdim eden halifesi Yazıcızade Mehmed Efendi’ye: “Oğlum, bununla meşgul olacağına keşke bir gönül hakketseydin. Yani bir gönül imar etseydin!” demişti.  O büyük veli kitap telifini küçümsediğinden değil, gönle girmeye verdiği önemden böyle söylemişti. Nitekim Yunus bu gerçeği şöyle ifade eder:

Gönül yapmak Halil’im Kâbe bünyad etmekten yeğdir

Dil-i mahzunu şad etmek kul âzâd etmekten yeğdir

Derviş, kazan, ye, yedir

Bir gönül ele getir

Yüz Kâbe’den yeğrektir

Bir gönül ziyâreti (Yûnus Emre Dîvânı, II, s. 366, 380/4.)

Gönül yapmak ne kadar güzelse gönül yıkmak o kadar günahtır. Hele hele yüreği yufka, yıkık gönüllere dokunmak o kadar büyük vebaldir.

Fukara gönlüne her kim dokuna

Dokuna sînesi Allah okuna

Gönülden gönüle yol vardır. Allah’ı sevenler dilden çok kalp ile anlaşırlar. Birbirini sevenler eş zamanlı olarak aynı duyguyu hissederler.

Gönül etmek himmet edip manen desteklemektir. Böyleleri birbirlerini gönülden dua ile teyit ve bütün insanlığa teveccüh ederler. Gönül ve kalp dili en iyi anlaşma aracıdır. Çünkü gönüller dil dudak deprenmeden sessizce anlaşırlar.

Kalpten masivayı çıkarıp gönlü ilahî aşk ve zikir ile dolu hâle getirmeye gönül paklamak denir.

Gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Sıkça görmeyi istemek sevme alametidir. Seven sevdiğini görmek ister. Gözden, etraftan uzaklaşmak gönül ve sevgi uzaklığına işarettir.

Gönül vermek, birisine canla başla sarılmak, âşık olmak ve bir işe bütün varlığı ile koyulmak demektir.

Gönül ehli, gerçeğe ulaşanlar ve gönüllerinde daima tevhit hazzı bulanlardır. Ehlidil denilen bu insanlar tevhit gerçeğine ermiş bahtiyarlardır.

Şairin dediği gibi: Ehlidildir diyemem sinesi saf olmayana. Ehlidil olmak için sadır ve sineyi pak kılmak gerekir. Çıfıt çarşısı hâline gelmiş ve her türlü ilgi ve sevginin kök saldığı bir sinenin sahibi, gönül ehli sayılamaz.

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap
85
İnsan ve Hayat / Cahillerle Tartışmayın
« Son İleti Gönderen: anadolu Mart 30, 2025, 01:39:53 ÖS »


Cahillerle Tartışmayın


Cahillerle Tartışmayın, Görenler Aranızdaki Farkı Anlamayabilirler.

Bazı insanlar, dışarıdan gelen fikirlere karşı içe kapanmayı tercih eder. Bunlar; kendi ürettiği fikirlerle kafası içinde bir dünya kurar ve orada yaşarlar. Zaman içinde, düşüncelerinde ve davranışlarında dinazorluk oluşur. Bu kişiler iletişime kapalıdır. Kendi kendine konuşur. Çevreye AT GÖZLÜĞÜ ile bakarlar.

Kendi fikirlerinin dışındaki tüm fikirler onun için düşmandır. Bu kişilerle iletişim kurmak zordur. Böyleleriyle tartışmaya/münakaşaya girmek akıllı kimselerin kârı olmasa gerek.

Büyük insanlar, her sınıftan olan kişilerle davranışlarında, kendilerinden nahoş bir kelimenin çıkmamasına dikkat eder, değerlerini bayağı insanlarla düşürmemeye dikkat ederler.

“Kişinin kendisini ilgilendirmeyen hususları terk etmesi kâmil imanın şanındandır.” (Tirmizi)

Bazı kişiler, ar duymaz bir yüz, kötülükten haya etmez bir huy, başkasına kötülük yapmaktan çekinmeyen bir ahlak ve mürüvvet kaidelerini tanımayan bir hayatı yaşarlar. Onlar bilgisiz ve edepsiz nefislerini tatmin etmek için hiçbir usul ve kaideyi dinlemeyip önlerine geleni yaparlar.

Akıllı kişinin böyle sefih insanlarla uzun tartışmalara girişmesi uygun düşmez.Çünkü bunların nahoş hareketler yapmasına sebep olur ki, bu büyük bir fitnedir. Böyle kişilerin şerrini önlemek vaciptir. Onun için İslam, sefihlerle olan müderatı (onları idare etmeyi) caiz görmüştür. Cahilin biri Rasülullah (sav)’ın evine girmek istedi. Rasülullah (sav) güzellikle engellemeye çalıştı. Çünkü böyle kişiler karşı en güzel metot, onlara hilm ile davranmaktır. Şayet Rasülullah (sav) onu rencide edecek harekette bulunsaydı, belki Rasülullah’ın zatına uygun düşmeyen bazı nahoş kelimeler sadır olurdu.

Said bin Müseyyeb (ra) anlatıyor:Rasülullah (sav)’ın ashabı arasında oturuyor iken bir adam Ebu Bekir (ra)’a sataştı ve incitti. Ebu Bekir (ra) karşılık verdi. Bunun üzerine Rasülullah (sav) oradan kalktı. Ebu Bekir (ra): “Ey ’ın Rasülü! Yoksa bende nahoş bir hareket mi gördün?” dedi. Rasülullah (sav):”Hayır, öyle bir şey olmadı. Ancak o adam sana eziyet verince gökten bir melek inip ona cevap veriyordu.Sen müdahale edince, melek gitti ve yerine şeytan geldi. Şeytanın bulunduğu yerde durmam bana yakışmaz.” Dedi. (Ebu Dâvud )

Konuşmanın abesten korunması için İslam’ın aldığı tedbirlerden birisi de tartışmanın önüne geçerek, haklı haksız durumlarda haram kılmasıdır.

Rasülullah (sav) şöyle buyurur:”Kim haklı olmadığı halde mücadeleyi terk ederse kendisine cennetin yan kısmından bir ev verilir. Kim haklı olduğu halde mücadeleyi terk ederse kendisine cennetin ortasında bir ev verilir.Kim de ahlakını düzeltirse cenneti en üst yerinde kendisine bir ev verilir.”(Ebu Davud )

“Akıllı veya ahmak hiç kimseyle tartışma. Akıllı senin ayağını kaydırır. Ahmak ise sana eziyet verir.” (İ.Ebu Dünya)

Kötü huylu bir adam, bir dervişe kötü sözler söylermiş. Derviş, ona karşılık vermek yerine şöyle demiş:”Sen bana her ne diyorsan, ben ondan daha kötüyüm. Beni benden iyi bilemezsin ki!”

Cahilin münakaşa yoluyla ikna edildiği görülmemiştir.

Oturma cahil ile sözü can incitir,

Otur alim ile her sözü mercan incidir.”

Selam hidayete tabi olanlara!...

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap

86
İslami Yaşam Hayat Toplum ve Aile / Müsrif Olmayalım
« Son İleti Gönderen: anadolu Mart 30, 2025, 01:32:31 ÖS »


Müsrif Olmayalım

Asrımızda en büyük tehlikelerden biri israftır. İsraf, bir şeyde haddi aşmak ve harama dalmaktır. Bu israf, sözde, yemede, giyimde, harcamada, eğlencede, sevgide, vakitte olabilir. Müsrifler, şeytanların kardeşidir. (İsrâ 26-27).

İktisat ve kanaat iki büyük hazinedir. Bu hazinelere fakirlerden çok zenginler muhtaçtır. İktisat her işte dengeli olmak, ölçülü davranmak, orta yolu tutmak, güce göre yük almak, israftan kaçmak, aşırılıktan sakınmaktır.

Kanaat ise iktisadın kararını bilmek, eldeki ile yetinmek, hacetin dışındaki şeylere göz dikmemek, az mala sahipken korkmamak, çok mal içinde yaşarken şımarmamaktır.

İktisadın zıddı israftır. İsraf ihtiyacın dışında harcama yapmaktır. Müsrif dengesiz insandır, kendisinin ve malının gerçek değerini bilmeyen kimsedir. Bilmediği için her şeyini çok basit değer ve zevkler için zayi eder. Müsriflik şeytanın ahlakıdır. Müsrifler şeytanların kardeşi ve yoldaşıdır. İsraf sadece malda olmaz. Müsrif insan, maddî ve manevi bütün cevherlerini boşa harcar.

Müsrif kimse diliyle, gözüyle, düşünceleriyle, sevgisiyle, vakit ve nakitleriyle haddi aşar, hak yer, israfa girer. Haram işlere bulaşan herkes müsriftir. Yalan söyleyen bir dil, sözü israf etmiş olur. İnsanlara haset ve hakaretle bakan bir göz, nazarlarını israf etmiş olur. Haram iş ve eğlencelerde geçen ömür, israf edilmiş olur. Hile ve hıyanet planları yapan akıl, israf edilmiş olur. Şeytani şehvetlerde harcanan sevgi, israf edilmiş olur. Kısaca, haramda kullanılan her şey israf edilmiş olur.

İnsanlar israf deyince genelde çöpe ekmek atmayı veya yemek dökmeyi düşünürler. Evet bunlar israftır, fakat asıl israf, vücuda alınan gıdaları zulüm ve kötülük yolunda kullanmaktır. Aldığı gıdaları haram yolda harcayan bir kimse, gıdasını çöplüklerden alsa bile israf etmiş olur. [1]

İnsan zengin de olsa yersiz harcamalardan sakınmalı ve iktisatlı olmalıdır.

Maddî durumumuz çok iyi de olsa, kendimizi ve ailemizi ara sıra aç bırakmalıyız. Nefsimizin her istediğini vermemeliyiz. Devamlı üç öğüne ve her öğünde dört-beş çeşit yemeğe alışmamalıyız. Zaman zaman evimizdeki sofrayı peygamberlerin ve fakirlerin sofrasına benzetmeliyiz.

Büyük veli Mevlana Celaleddin er-Rûmî (k.s) evine girdiğinde sofraya bakardı. Eğer sofrada fazla bir şey bulunmaz ise sevinir ve:

– Elhamdülillah. Bugün soframız peygamberlerin sofrasına benzemiş, derdi.

Eğer sofrada çeşit ceşit yiyecekler görürse, üzülür ve:

– Eyvah, bugün soframız ehl-i dünyanın sofrasına benzedi, derdi.

Gerçi, helal yoldan kazanılan bir maldan herkes doyana kadar yiyebilir. Lazım olduğu kadar giyebilir. Ancak bu durumda güzel niyet kurmalı, sadece zevklenmek için yiyip içmemeli, süs olsun diye giyinmemelidir. İbadet yapmaya kuvvet olsun, daha fazla hizmet yapayım niyeti ile yemeli, dinimi güzel temsil edeyim, diye giyinmelidir.

Zengin olan müslümanlar, harcamalarını israf sınırına vardırmamalıdır. Fakirlerle aramıza büyük mesafe koymamalıyız. Her zaman rahat etmek istiyorsak, fakirlik hâline devamlı hazır olmalıyız. Gönlümüz, zenginliğin rahatlığından çok, fakirliğin sıkıntısını tercih etmelidir.

Temiz bir kıyafetle uzun süre idare edebilmeliyiz. Çocuklarımızın eline temiz ve güzel hediyeler verip, çevremizdeki fakirlere göndermeliyiz.

Çocuklarımıza, kimsesiz ve muhtaç çocuklarla arkadaş olup onlara sahip çıkmasını, onlarla yediğini paylaşmasını, kendileriyle oynamasını tavsiye etmeliyiz.

Mümkün oldukça, ailece çevremizdeki fakirleri ziyarete gitmeliyiz. Onların evimizde, meclisimizde ve merasimlerimizde bulunmasını kendimiz için bir şeref ve rahmet vesilesi saymalıyız.

Şunu da unutmayalım:

Yüce Allah katında şeref, mal ve makam ile değil takva iledir. Takva ise Allah adamı olmak demektir.

Zengin olsun fakir olsun kim ihlaslı, iffetli, edepli, adaletli, halka karşı merhametli, doğru sözlü, güler yüzlü, güzel ahlaklı ise, o kimse dünyanın ve ahiretin en şerefli insanıdır.

Onun mükafatı dünyada gönüllere, ahirette ebedi cennete girmektir. [2]

Hıkaye: Faslı Dılencı

Bir gün Faslı bir dilenci, Halep tüccarlarına şöyle diyordu: “Ey zenginler! Eğer sizde insaf, bizde de kanaat olsaydı, dilenmek âdeti dünyadan kalkardı.”

Ey kanaat, zenginliği senden beklerim. Senden üstün başka bir nimet yoktur. Lokman hikmeti sabırla kazandı. Sabırsız gönülde hikmet bulunmaz. [3]

[1],[2] Dilaver Selvi, Allah Yolunda Yardım ve Cömertlik,

[3] Şeyh Sadi-i Şirazi  Gülistan, 3. Bölüm

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap
87
Ramazan ve Mübarek Günler ve Geceler / Hakiki Bayramlarda Buluşalım
« Son İleti Gönderen: fanidunya NET Mart 30, 2025, 06:55:01 ÖÖ »


Hakiki Bayramlarda Buluşalım

Bizleri bayram sabahına ulaştıran Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senalar olsun. Bayramları nasıl ihya edeceğimizi bize öğreten Peygamberimize salat ve selam olsun.

Millet olarak hepimizin yüreğinde bir acı, sıkıntı, hasret var. Her şeyden önce bizi biz yapan imanımız, vatanımız, barışımız ve huzurumuz için kenetlendiğimiz, birbirimize sahip çıktığımız, gönül dünyamızın coştuğu, şefkat, merhamet, cömertlik gibi Peygamber ahlakının yaşandığı emperyalist, sömürü devletinin insanlarının hayranlık duyduğu bir millet olduğumuzun gösterildiği günlerle Bayrama girdik. Bu din; ne matem dini, ne de kahkaha dini. Her hal ve şartta yaşanan bir dinimiz olduğu için burukluk da olsa hüzün de olsa Bayramımız da var!

Bayramlar, dilleri, ırkları, renkleri, coğrafyaları ve kültürleri farklı olsa da inancı, ibadeti ve duası bir olan Müslümanların aynı hissiyatı yaşadığı mübarek günlerdir. Bayramlar geçen ömrümüzü muhasebe etmeyi, özümüze ve fıtratımıza yeniden yönelmeyi hatırlatan müstesna zamanlardır. Bir yandan sayısız güzelliği ve hikmeti ile âlemi kuşatan Ramazan Bayramı’nı ihya ederken diğer yandan insanlığın yaşadığı büyük krizler, hepimizi derinden düşündürmektedir. Zira bugün küresel boyutta bir israf, bencillik ve sosyal problemler hayatı çepeçevre kuşatmıştır. Sorumsuzca bir yaklaşımla hava, su, toprak, çevre kirletilmiş ve adeta küresel bir fesat ortaya çıkmıştır. Hukuk ve merhamet hiçe sayılarak savaş, sömürü ve işgallerle dünyanın yarısı zor şartlarda yaşamaya ve çaresizliğe terk edilmiştir. Yardımlaşma ve dayanışma ihmal edilerek milyonlarca insan açlık, yoksulluk ve sefalete mahkûm edilmiştir. Savaşlar, terör örgütleri ve işgaller milyonlarca insanı kan, gözyaşı ve umutsuzluk girdabına sürüklemiştir. Esasında insanlık, birey, toplum, ekonomi, teknoloji ve tabiatla ilişkisinde sorumluluk, hukuk ve güzel ahlakı ihmal etmenin bedelini ödemektedir.

Dolayısıyla bugün hepimize düşen en büyük görev, İslâm’ın hak ve adalet anlayışını, Peygamber Efendimiz çağlar üstü örnekliğini ve üstün ahlaki vasıflarını insanlık ailesinin her ferdine güzel bir örneklik ve hikmetli bir üslupla sunmak için var gücümüzle çalışmaktır.

Yüce dinimiz İslam’ın asıl hedefi, yeryüzünde iyiliği yaymak; günah olarak isimlendirdiği her türlü kötülüğü, çirkinliği ve düşmanlığı da ortadan kaldırmaktır. İnsanları ahlaklı, duyarlı, sorumlu bireyler yapmak ve ibadetin kazandırdığı güzellikleri toplumsal hayatın merkezi haline getirmektir. Kur’an-ı Kerim’i ve Peygamberimizin çağlar üstü örnekliğini esas almakla mükellef olduğumuzu yaşayışımızla göstermektir.

Bayramlar, bizleri geleceğe taşıyan, tarih sahnesinde biz Müslümanlara devamlılık kazandıran en müstesna zamanlardır. İman kardeşliğimizin, İslam kardeşliğimizin tezahürleridir. Müslüman kalma şuurumuzu sürekli diri tutan bizler için bayramlar, mahzun, mağdur ve mazlum gönüllere sevinç, neşe ve muhabbet tattırmanın vakitleri olmalıdır.

Ramazan Bayramında âcilen bir ‘nefs muhasebesi’ yapalım. Âyetler ve hadisler ışığında düşünerek hayat tarzımızı ölçülü ve dengeli olarak Allah ve Resulünün emir ve yasaklarına hassasiyet gösterip riayet ederek yaşayalım. O zaman Ramazan Bayramı;  hayatı bir okula, bütün yeryüzünü bir mabede, dünyayı cennetten bir huzura dönüştürecektir.

Bu bayram, huzur ve esenliğin bayramıdır. Bu bayram, Allah’a gönülden teslim olmuş müminlerin bayramıdır. Bu bayram, yaratılış gaye ve hikmetine uygun bir hayat yaşamanın bayramıdır. Bu bayram, Kur’an ile yenilenmenin bayramıdır.

Bu bayram, yokluğu, açlığı ve susuzluğu hissederek, sahip olduğumuz nimet ve kazanımları başkasıyla paylaşmanın bayramıdır. Bu bayram, dayanışmanın, yardımlaşmanın, arınmanın, karşılıksız vermenin bayramıdır. Bu bayram, yeryüzünü ifsat edenlerin değil, ıslah edenlerin, felaha erenlerin bayramıdır. Bu bayram, Rabbimizin “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin.” emrine uyarak her türlü fitne, fesat ve tefrikanın karşısında duranların bayramıdır! Cennet vatanımız için canlarını seve seve feda eden aziz şehitlerimizi ve geçmişlerimizi rahmetle yâd edelim. Bu sabahı bize bayram eden, günümüzü rahmetine gark eden Rabbimizin hatırını, cümle hatırların üzerinde tutalım.

Yaralı gönülleri, bitap düşmüş yürekleri, yara alan kardeşliklerimizi onaralım. Yüreklerin en ağır yükü olan küskünlüklere son verelim. Bayram yapamayanlara bayram yaptıralım. Ve şunu asla unutmayalım, insanlığın ümidiyiz biz. Bayramı kendi adımıza değil insanlık adına yaşayalım. Bayramımız yeni bayramlar doğursun. Sevincimiz yeni sevinçlerin toprağı olsun. Huzurumuz nice huzursuzlukların çaresi, mutluluğumuz tüm insanlık ailesinin acılarına teselliler sunsun. Müminin bayramı ruhunun beslendiği, imanının kavileştiği, yüreğinin onarıldığı, iç dünyasının zenginleştiği, nefsinin terbiye edildiği, aklının saflaştığı bir sürecin kutlanmasıdır. Müslüman Türk dünyasının birliğini İslam âleminin bu bölük-pörçük halden kurtarılmasını dirliğini sağlamasını niyaz edelim. Hepimiz içerisine sürüklendiğimiz gafletten uyanalım. Dinî hayatımız artık milletimizi de ümmeti de ortak sorumluluk, ortak sevinç, ortak hüzünlerde toplar İnşaallah. Hâlbuki kitap belli, Peygamber buyruğu belli, ama ne yazık ki herkesin ayrı bir “İslâm dini” anlayışı var. Bu yanlışlıktan kurtulup tevhide ermeye mecburuz. “Gönül Coğrafyanız”ın sınır tanımadığını da. Yüreğinize yerleştirilmeğe çalışılmış sun’î sınırların dışındaki Müslümanlara, insanlara yer açmanız gerektiğini de. Unutmayalım. Bayramlar, İslâm’a bir çağrıdır. Bilgisayar teknolojisinin uyuşturduğu, çelik ve beton arasında nefessiz bıraktığı insanımıza ‘kendine gel!’çağrısıdır. Bu dâvet de her hal ve şartta Rabbimizin unutulmadığı bayramlarla gerçekleşir.

Rabbinin Rızasını kazanarak “gir cennetime!” müjdesine nail olunan “hakiki bayram”larda buluşuruz İnşallah…

Yaşar Değirmenci.

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap
88
Yusuf Özertürk Prof Dr / Hz. Peygamber’in(sav) Bayram Anlayışı
« Son İleti Gönderen: fanidunya NET Mart 30, 2025, 06:49:13 ÖÖ »


Hz. Peygamber’in(sav) Bayram Anlayışı

*Genelde insanlık, özelde de Müslümanlar için örnek alınacak kişilik, Hz. Resulullah’ın ahlakıdır. Çünkü Hz. Peygamber’in ahlakı Kur’an ahlakıdır(1). Allah, insanların Kur’an’ın hükümleriyle hayat bulacağını ve yaratılışına uygun(ahsen-i takvim) davranışlarla hakiki insanlığa(insan-ı kamil) ulaşacaklarını beyan etmektedir. Öyle ise bize düşen Hz. Resulullah’ın ahlakını bilmek ve kendimize örnek almaktır.

HZ. RESULULLAH(SAV) BAYRAMLARI

NASIL YAŞAMIŞTIR?

*Hz. Peygamber hicret etmek üzere, 622 yılının Safer ayının 26. günü Mekke’den ayrılmış ve Rebiülevvel ayının 12’sinde Medine’ye varmıştır. Hz. Peygamber Medine’de iken buranın ahalisinin eski İran kültüründen gelme Nevruz ve Mihrican bayramlarını kutladıklarını gördü(*). Hz. Resulullah, Müslümanlara ‘Allah, sizin için o iki günü, daha hayırlı iki günle değiştirdi’ diyerek Şevval ayının ilk gününü (27 Mart 624) Ramazan Bayramı olarak, Zilhicce’nin onunu da(3 Haziran 624) Kurban Bayramı olarak kutlamıştır(Ebu Davud, Salat-239. Nesai, Salatü’l ideyn.). Esasen Ramazn orucu da Hicret’in 2. yılında farz kılınmıştır. Müslümanlar Allah için bir ay oruç tutup(helal olan şeyleri de yapmayıp nefislerini terbiye etmişlerdir.), sonunda da Allah’ın bir mükafatı olarak bayram etmişlerdir. O tarihlerden itibaren Müslümanlar her yıl Ramazan ve Kurban Bayramlarını sürur ve mutlulukla kutlamaktadırlar.

Ramazan Bayramına, fitre(fıtır sadakası) verildiği için ‘Fıtır Bayramı’ da denilir. Bazı çevreler, eskiden kalma gelenek olarak şeker, tatlı, lokum, vs ikramından dolayı Ramazan Bayramı yerine ‘Şeker Bayramı’ ibaresini kullanmaktadırlar. Bu, uydurmadır, uygun da değildir. Uygun olan aslını kullanmaktır. Bayram, Hz. Peygamber’in ‘Gözümün nuru’ dediği Bayram Namazı ile taçlandırılmıştır. Bayram Namazı, Hanbeli mezhebine göre Farz-ı kifâye, Hanefilere göre Vâcip, Mâlikilere göre Sünnet-i müekkede, Şâfiilere göre de Sünnettir (Buhârî, Îdeyn-3. Müslim, Edâhi-7).

*Hz. Resûlullah bayram sabahı genellikle Gusül abdesti alır, dişlerini misvaklar (fırçalar), temiz ve güzel elbise giyer ve güzel kokular sürünürdü (Allah Resûl’ü insanları rahatsız etmekten hoşlanmazdı.). Hz. Peygamber, namaza gitmeden önce hurma yer, Kurban Bayramında da kestiği kurban etinden yemeden önce bir şey yemezdi. Hz. Peygamber Bayram Namazını Mescitte değil, Musallâ denilen açık sahada cemaatla kılardı (Hanefi ve Hanbeli’lere göre Namazı açık havada kılmak sünnettir.). Hz. Resûlullah, Namaza giderken ve dönüşte ayrı yolları kullanırdı. Hz. Peygamber, ailesini, akrabalarını, dostlarını, arkadaşlarını, yaşlıları, hastaları ziyaret eder hâl ve hatırlarını sorar, ihtiyacı olanların ihtiyaçlarının görülmesine çalışırdı. Hz. Peygamber, öksüz, yetim, garib-gurabânın ve kimsesizlerin kimsesi olur, onları sevindirirdi. Allah Resûl’ü, küsleri barıştırır, dargınların gönüllerini alır ve çocuklara hediyeler vererek onları sevindirirdi. Hz. Peygamber’in bir diğer Bayram adeti de Kabir ziyaretiydi. Hz. Resûlullah, Cennet-ül Bâki mezarlığında medfun olan ashabını ziyaret eder, onlar hakkında Allah’tan mağfiret dilerdi (kabir ziyaretlerinin genelde Perşembe ve Cumartesi günleri yapılması tavsiye edilmiştir.). Hz. Resûlullah ‘Mezarları ziyaret ediniz. Çünkü mezar ziyareti, Ölümü hatırlatır’ buyurmuştur (Tirmizî, Cenâiz-60. Ebu Davud, Cenâiz-77). Bayramda tebrik şekli olarak da Sahabe-yi kirâm birbirleriyle karşılaştıkları zaman ‘Allah, benden/bizden de senden/ sizden de kabul etsin’ dedikleri rivayet edilir (İbn Hacer, V-119). 

*Zamanımızda Bayramlar mânâsını neredeyse kaybetmiş ve birer sıradan tatile çıkma günleri olarak anlaşılmaya başlanmıştır. Bayramlar da Allah’ı, Hz. Resûlullah’ı, hatırlama ve senelik muhasebe yapma yerine, maalesef Allah’ın yasak ettiği fiiller işlenmeye başlanmıştır.     

*Madem Müslümanız, Müslümanlığımızı geleneklere, şuursuzca nefsanî arzularımıza göre değil de, Rehberimiz olan Hz. Resûlullah’ın anladığı ve yaşadığı gibi yaşamaya gayret edelim. Bayramlar tatil günleri değil, sosyal bağların, kardeşliğin kuvvetlendirildiği günler olmalıdır.

(1): “Yemin olsun ki, sizin için Allah’ın Resul’ü güzel bir örnektir” (Ahzab-21).

‘Nebiyy-i Muhterem(sav)’in ahlâkı Kur’ân idi’ (Müslim, Müsafirin-139)

(*): Nevruz(yeni gün): Baharın gelişi, varlıklar için uyanış ve diriliş bayramı olarak Miladi 21 Mart, Rumi 9 Mart’ta genelde İran ve Orta Asya’da kutlanır.                                 

Mihrican: Eski İranlılar tarafından gece ile gündüzün eşitlendiği Sonbahar’da Yazata Mitra’yı kutsamak için 6 gün süreyle kutladıkları bayram.

Prof. Dr. Yusuf Özertürk.

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap
89
Ramazan ve Mübarek Günler ve Geceler / Bayramı beklerken
« Son İleti Gönderen: fanidunya NET Mart 30, 2025, 06:40:54 ÖÖ »


Bayramı beklerken

Allah-u Teâlâ’ya şükürler olsun ki, bizlere değer vererek yaratıkların şereflisi (eşref-i mahlûkat) yaptı ve en güzel şekilde (ahsen-i takvim) yarattı. Bizleri “kulluk makamına” layık gördü. Mükemmel dini İslâm’la nasiplendirdi.

Yine şükürler olsun ki, Ramazan ayına ulaştırarak bu mübarek iklimin feyz ve bereketini tattırdı. Bin aydan daha hayırlı olduğunu beyan ettiği Kadir gecesine ulaştırdı. İnşallah, arefe gününe ve mübarek Ramazan Bayramı’na da kavuşturur.

Bayramı beklerken, Allah-u Teâlâ’nın bize lütfettiği nimetleri düşünmek ve ferasetimizi gayrete dönüştürmek gerekir.

Şerefli Muhammed ümmetinin yeryüzündeki zulmü bertaraf edip, hakkı üstün tutmak ve adaleti ikame etmek için mücadele etmesi gerektiğini hatırlamak gerekir.

Birlik ve beraberliğin sağlanması, kardeşlik bağlarının kuvvetlendirilmesi ve zulme topyekün başkaldırılması için bir başlangıç olmalıdır bayramlar. En azından bu duyguyu yükleneceğimiz müstesna anlar…

Yılda iki kere idrak ettiğimiz bayramlar, Cuma günleri oluşan kitlesel hareketin yılda iki defa büyük ve geniş katılımla icra edildiği anlardır. Müslümanların her türlü dert ve sıkıntılarının tartışıldığı, çözüm yollarının aranarak çözümlendiği günlerdir asli itibarıyla. Hiç olmassa bu bilinci kuşandığımız günler olmalıdır. Bu da değilse öz itibariyle toplu görüntü verdiğimiz anlardır, farkında olmasakta…

Bayramı beklerken, bu günlerin Allah-u Teâlâ’nın çağrısına itaat ve O’na ibadetin yanı sıra sosyalleşme ve sosyal yardımlaşma aracı olduğunu unutmamak gerekir. Yıl boyu sadaka ve zekâtlarımızla gerçekleştirdiğimiz yardımlaşma duygusu bu ayda daha da zirveye çıkar. Buna fıtır sadakaları da eklenir bayrama ulaşmadan…

Bayramlar, sosyal yardımlaşmanın zirveye çıktığı, fakir fukaranın, yoksulun ve akrabanın dertleriyle dertlenildiği, şefkat ve merhamet duygularının zirveye ulaştığı zaman dilimleri olmalıdır; bu bize Rabbimizin emridir.

Bayramı beklerken, hiç olmassa yeryüzünde özellikle Gazze’de Siyonist zulmün pençesinde kimsesiz kalan kardeşlerimize karşı sorumluluklarımızı hatırlatmalı bu manevi iklim. İyiliği emredip, kötülükleri düzeltme, bunun için mücadele etme; Müslümanlara karşı şefkatli, kâfilere karşı azametli ve izzetli olma bilincini edinmeliyiz topyekün.

Bu bilinç bizi Allah-u Teâlâ’nın yarattığı arzda şerefli Muhammed ümmetinin değil de bir avuç Siyonist ile işbirlikçisi, koruyucusu Haçlıların hâkimiyet kurduklarını; beşeriyet içinden çıkartılmış en hayırlı ümmet olan Müslümanların birlik beraberlik duygusundan uzak, küresel emperyalizmin sömürgesi haline geldiklerini; Müslümanların bu fetret döneminden kurtulmak için gece gündüz çalışması gerekirken, kurtuluş mücadelesi verdiğinin emaresine rastlanmadığını gördükçe bundan Allah-u Teâlâ’ya ve Resulüne verdiğimiz söze sadık kalmadığımızı anlamamıza vesile olursa anlamlıdır.

Bayramı beklerken Müslümanlar olarak sadece iyiliği emredip kötülükten men etme vazifesinin mana ve ehemmiyetini anlasak, sadece bu İslâm âlemini düzlüğe çıkartmaya yeter. Şöyle ki:

Allah-u Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de iyiliği emredip kötülükten men etme vazifesini yerine getirmemiz gerektiği hakkında şöyle buyurmaktadır: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir” (Tevbe, 71).

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) de, “Eğer bir kavim zalimin zulmünü gördüğü halde onu bu işten men etmezse, Allah, zalimin zulmü sebebiyle azabını umumileştirir (herkesi kapsayacak şekilde genişletir)” (Ebu Davud, Melâhim, 17) buyurmaktadır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) başka bir hadis-i şeriflerinde ise kötülüğü engellemedeki metod hakkında şöyle buyurmaktadır: “Sizden birisi bir kötülük gördüğü zaman eliyle, buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle (ona karşı kin ve nefret beslesin). Bu ise imanın asgari gereğidir” (Müslim, İman 78).

Bu hadis-i şerifte belirtilen usül ve esasları tam kavradığımız zaman yeryüzündeki zulme karşı aslında hepimizin çok etkin mücadele edebileceğimizi de anlamış olacağız. Buna göre:

1-Kötülüğü eliyle düzeltmek devlet başkanlarının ve yöneticilerin görevidir. Onlar elle kötülükleri düzeltmelidir ki, yeryüzündeki mazlumların ahı dinsin.

2-Kötülükleri diliyle düzeltmek, gerek yazı gerek konuşmayla yapılan mücadeledir. Bu mücadele de medya iletişim araçları vasıtasıyla etkili şekilde yapılabilir. Bizlerin yapması gereken mücadele budur.

3-Kötülükleri düzeltmede en pasif gibi görünen ve aslında en etkin olacak kitle ise kalbiyle buğzetmesi gereken kitledir ki, kalple buğzetmek toplumda yanlış anlaşılmakta ve dar bir kapsamda değerlendirilmektedir. Oysa kalple buğzetme, kötülükleri kalben reddetmek, kin ve nefret duymakla sınırlı değildir. Bu kapsamın içinde zulmün durması için dua etmek, zulme ve kötülüklere karşı çıkmayan hatta destekleyen yöneticileri desteklememek, seçimlerde onlara oy vermeyip iktidardan uzaklaştırmak, kötülükleri eleştirmeyen gazeteleri almamak, televizyonları seyretmemek, kötülüklerle mücadele etmeyen hocaefendilerin ve her kesimden kişilerin konuşmalarını, yazılarını, kitaplarını okumamak, yayılmasına vesile olmamak da vardır. Siyonist lobiler vasıtasıyla işbaşına gelen, bu lobilerin işbaşında tuttuğu, yeryüzündeki bütün Siyonist projeleri destekleyen; bu lobilerin güdümüne girerek zulme sessiz kalan liderleri ve iktidarları işbaşından göndermek, kalple buğzetmenin en önemli ayağıdır ve bu halledilmeden İslâm dünyası zulümle mücadele edemez.

Bu vesileyle, bütün kardeşlerimin 30 Mart 2025 Pazar günü idrak edeceğimiz Ramazan Bayramı’nı tebrik ederim.

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap
90
Salim Köklü / Allah'ın Kullarına İyilik Etmek
« Son İleti Gönderen: fanidunya NET Mart 30, 2025, 06:31:56 ÖÖ »


Allah'ın Kullarına İyilik Etmek

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Kim bir mümini ferahlatırsa, Allahü teâlâ da kıyamette onu ferahlatır."

Allahü teâlânın kullarına iyilik yapmak, onların sıkıntılarını gidermek, onlara yardımcı olmak çok kıymetlidir. Hasta ise ziyaretine gitmek, giyeceği yoksa elbise vermek, aç ise doyurmak, susuz ise su vermek çok sevaptır. İyilik eden, kendine iyilik etmiş olur. Onun için ecdadımız, "İyilik eden iyilik bulur", "İyilik et, denize at, balık bilmezse Hâlık bilir" demişlerdir. Bilhassa yapılan iyiliklere kat kat karşılığının verildiği ramazan ayında ve bayramda fakirlere, muhtaçlara, yoksullara zekâtlarımızı, fitrelerimizi ve sadakalarımızı vererek onları rahatlatmak, çok dua almaya vesile olur. Sevgili Peygamberimiz, insanların en cömerdi idi. Ramazan ayında, elinde ne varsa yoksullara dağıtırdı. O hâlde akıllı mümin, elinden geldiği kadar iyilik etmelidir.
 
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
 
(İnsanların en iyisi, onlara faydası çok olanıdır.) [Kudai]
 
(Darda kalana kolaylık gösterene, Allahü teâlâ da dünya ve ahirette kolaylık gösterir.) [Müslim]
 
(Din kardeşinin bir işini yapmak için gidenin, her adımında 70 günahı affedilir ve 70 sevap verilir. O iş bitene kadar, böyle devam eder. İşi yapılınca, bütün günahları affedilir.) [İbni Ebiddünya]
 
(Cennette öyle köşkler vardır ki, içinde bulunan kimse, her dilediği yeri görür ve dilediği her yere kendini gösterir.) Ebû Mâlik-il-Eş’arî, yâ Resûlallah! Böyle köşkler kimlere verilecektir dedi. (Tatlı sözlü, eli açık ve herkesin uyuduğu zaman Allahü teâlânın varlığını, büyüklüğünü düşünen ve Ona yalvaranlara verilecektir.) [Et-Tergib vet-Terhib]
 
İslam âlimleri buyuruyor ki:
 
“Bir Müslümana elbise almak, ayakkabı vermek de yine iyiliktir. Fakat iyiliğin azı var, çoğu var. En faydalı iyilik, birinin Cehennemden kurtulmasına vesile olmaktır. Bütün bu iyilikler, Allahü teâlânın kullarını ateşte yanmaktan kurtarmak yanında, deryada bir damla değildir.” Dünyalık iyilikler, insanı üç beş günlük dünya hayatında biraz rahatlatır, sıkıntısını giderir. Hâlbuki birinin Cehennemden kurtulmasına vesile olmak, sonsuz iyiliktir.
 
Nitekim büyük âlim ve evliya İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
 
“Bu zamanda yapılacak en kârlı, en faydalı iş, insanları, sonsuz felâketten kurtarmak için çalışmaktır.”
 
Onun için, bir kimseye yapılacak en büyük iyilik, ona, doğru îmânı yani Ehl-i sünnet vel cemaat itikadını, farzları, vacipleri öğretmek veya öğrenmesine vesile olmaktır. Bunun yolu da, itikadını düzeltmesi, dinini doğru öğrenip yaşaması için, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından insanlara vermektir.”
 
İslam âlimlerinden ve evliyanın büyüklerinden Muhammed Masum hazretleri buyuruyor ki:

"Ömür kısadır. Sonsuz olan ahiret hayatında, insanın karşılaşacağı şeyler, dünyada yaşadığı hâle bağlıdır.

Akıllı olan, ileriyi görebilen bir kimse, kısa olan dünyada, hep, ahirette iyi ve rahat yaşamaya sebep olan şeyleri yapar. İnsanlara hizmet etmek için çalışır.

İnsanlara, Allahü teâlânın kullarına iyilik etmek, ahirette azaptan kurtulmaya ve Cennet nimetlerinin artmasına sebep olur..."

Salim Köklü.

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
Yükleme linklerini görebilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye Ol veya Giriş Yap
Sayfa: 1 ... 7 8 [9] 10