ÜVEY ANNE NASIL OLMALI?
"Mutluluğunu artırmak düşüncesiyle yapılan ikinci evlilikler¸ genellikle eski mutluluğu alıp götürdüğü gibi kocayı ve eşleri depresyona sokabilir."
Siz hiç Afrika'da açlık çeken insanları ve onların zavallı çocuklarını gördünüz mü? Ben de Afrika'ya gitmedim¸ ama gördüm. Gerçi çocuklar Afrikalı değildi¸ fakat onlardan da beterdi. Biri 5¸ diğeri 6 yaşlarında iki kız çocuğuydu bunlar. Gazetelerde zaman zaman resimlerini gördüğümüz açlıktan kırılan insanlara aynen benziyorlardı. Çökük yanaklar¸ çıkık elmacık kemikleri¸ yer yer dökülmüş saçlar¸ incelmiş dişler ve ayakta onları zor tutan çarpık bacaklar. Ve en korkuncu da¸ her zaman neşeli olan çocuksu hava¸ yerini sanki kırkını çoktan devirmiş intibaı veren çizgili bir yüze çevirmiş. Sorulara cevap verebilmek için sadece bir iki kelime ile konuşuyorlardı. Üstelik Haseki Hastanesi'nde yatarak¸ bir süre serum ve vitamin tedavisi de görmüşlerdi.
Onları görüp¸ hikâyelerini dinleyince insanlığımdan utanmıştım. Neyse ki şimdi bir hayır müessesesinin bakımı ve kontrolü altındaydılar.
Hikâyeleri şöyleydi: Esra ve Zeynep¸ annelerini ölümle biten bir hastalık sonucu kaybetmişlerdi. Babaları da bir süre sonra evlenmek zorunda kalmıştı. Sözde çocukları için evlenmişti. Hanım adayı¸ ısrarla¸ çocukları kendi çocukları gibi bağrına basacağını söylemişti. Güler yüzle ve defalarca söz veren bu canavar ruhlu kadın¸ evlendikten sonra sözlerinin hepsini unutmuştu. Çocuklara yapmadığı eziyet kalmıyordu. Kocası önceleri hayli itiraz etmiş¸ çocuklarını korumak için büyük gayret sarf etmişti. Bir süre sonra kadının usta manevraları ile o da çocuklarını suçlu ve yaramaz görmeye başlamış¸ giderek sessizleşmişti.
Çocuklar kendilerine ayrılan odadan çıkamıyorlardı. Üvey anne¸ tuvalet ihtiyaçlar için sadece günün belirli saatlerinde izin veriyordu. Başka zamanlarda¸ isterlerse altlarına yapsınlardı. Yemek için ise çocuksu nazlanmalar ya da beğenmemek aklın alamayacağı şeylerdi. Önlerine konan birer kap yemeği yemek zorundaydılar. İtiraza hiç hakları yoktu. Ayrıca doymak zorundaydılar da. Aç kalırlarsa¸ bir sonraki gün doyarlardı. Gezmek ve oynamak da ne demekti? Dar imkânlarına rağmen¸ büyük bir fedakârlıkla(!) onlara oda bile ayırmışlardı. Odalarında ne yaparlarsa yaparlardı. Hiç bir şeye ilişmemek¸ ortalığı karıştırmamak şartıyla tabiî. Yoksa "düzeltmek ve temizlemek" cezasına çarptırılırlardı.
Çocuklar bu şekilde bir kaç sene geçirmişlerdi. Durumları korkunçtu. Çok sık rahatsızlandıkları için üvey anne onları evden atmanın yollarını arıyordu. Ta ki dindar bir aile olaya el koyuncaya kadar. İşin garibi üvey anne kendi çocuklarına asla aynı muameleyi yapmıyordu. Bu dindar aile¸ çocukları ruhî yönden eski hallerine döndürmek için neler yapılabileceğini öğrenmek için¸ bana gelmişlerdi.
Kendilerine bu çocukların Afrikalı aç çocuklardan daha zor bir durumda olduklarını izah ettim. Çünkü orada eksik olan sadece gıda idi. Bunlarda ise¸ sevgi ve güven yoksulluğu hâkimdi. Mutlaka yaşamaları gereken çocukluklarını hiç yaşamamışlardı. Şimdi ise sevgiye boğulma¸ yaşıtlarıyla ve oyuncaklarıyla doyasıya oynama¸ içlerinden geldiği gibi koşma ve nazlanma ihtiyaçlarını fazlasıyla yerine getirmeliydiler. Çocukluklarından ne kurtarabilseler kârdı. Onları himaye eden ailenin ise işi çok zordu…
Tabii¸ her üvey anne böyle değildir. Hatice Hanım bunlardan¸ yani fedakâr üvey annelerden biriydi. Üvey çocuğunu öz çocuğundan ayırmaz¸ âdeta saçını süpürge yapardı onları büyütmek¸ iyi yetiştirmek için. Bir gün şöyle demişti: "Doktor Bey¸ tavsiyelerinizi almaya geldim. İki çocuğumdan büyüğü eşimin ilk evliliğindendir. İnanın ikisini hiç ayırmadım. Hatta kızılacak bazı şeyler yaptığında ona öfkelenmedim. Ama ne de olsa üvey anneyim. Hiç ayırmadığım¸ hiçbir şeyden mahrum etmediğim halde bazı problemler de çıkmadı değil. İşin ilginci kendisi üvey olduğunu bilmiyor. Şu an 7 yaşında. Acaba açıklasam mı ona bu durumu¸ yoksa biraz daha beklesem mi?"
Gerçekten Hatice Hanımı samimi buldum. İlk çocuk da bir ana kuzusuydu ve ona annesizliğini hissettirmiyordu.
Orhan'ın üvey annesi Ayşe Hanım da bunlardan biriydi. Biraz dengesiz olan öz annesi bir gün evden bir başka kocaya kaçınca Orhan daha 5 yaşındayken yetim gibi kalmıştı. Babası gündüz işe gidiyor¸ çocuğunun bakımını sağlayamıyordu. Mecburen evlendi ve evlenirken hanımı Ayşe'ye çocuğu ile ilgilenmesini şart koştu. Ayşe Hanım koca adayına aynen şöyle demişti: "Orhan yetim sayılır¸ tabii ki ona bakacağım. Zaten ben çocukları çok severim."
Yıllar sonra Orhan'la görüştüğümde: "Doktor Bey¸ benim annem Ayşe Hanım. Kendi öz annemi hiç iyi hatırlamıyorum. Ancak büyüdüğünce aradı beni. Kendi anneme tercih ederim Ayşe Hanımı. Allah (c.c.) ondan razı olsun" demişti.
Gerçekten üvey annelik hiç kolay değildir. Üvey babadan o kadar şikâyet edilmez. Çünkü baba işe gider¸ çocuk genelde annenin koruması altındadır. Ayrıca öz annenin kendi çocuğunu üvey babaya ezdirmeyeceğine inanılır.
Üvey annenin de işi zordur. Anne¸ çocuğu yanlış yaptığında elbet ona kızar¸ bazen de döver. Ama çocuk üvey oldu mu hemen kulp takılır: "Zalim üvey anne."
Bu defa üvey anne¸ fazla kızmamaya çalışır¸ yanlışlara sesini çıkarmaz. O zaman çocuğun davranışları bozulur¸ anneyi çileden çıkarır. Huyunu suyunu bilmediği bir çocukla uğraşmanın zorluğu ile karşı karşıyadır. Tedirgin ve güvensizdir. Hele çocuk "Senin bana karışma hakkın yok¸ sen benim annem değilsin ki. Nereden geldin? Seni babama söyleyeyim de gör bakalım." deyince¸ ara gerginleşir¸ ipler gerilir. Problemler artar. Baba da arada kalır. Üvey anneye yüklense¸ karısı çocuktan daha da soğuyacaktır. Sesini çıkarmasa gerginlik artabilecektir. Ne yapacağını şaşırır.
Burada mantıkî olan¸ üvey annenin her şeyden önce öz annenin yerini tutamayacağını bilmesi ve öyle davranmaktan vazgeçmesidir. Çocuk zamanla üvey annenin yapmacık davranmadığını görerek güven duyar. Aradaki şüphe kalkar. Bir yandan öz anne gibi sevip¸ öte yandan çocuğu incitmeden¸ sınırını belli etmeden büyütmek mümkün değildir. Orta bir yol tutan ve sabırlı olan bir üvey anne üvey çocuklarını daha kolay kazanır.