www.FaniDunya.Net |HUZURUN, DOSTLUGUN, KARDEŞLİGİN EN GENİŞ PAYLAŞIMIN TARAFSIZ, KALİTELİ, DEVAMLI HİZMETİN ADRESİ
FANİDUNYA NET GENEL => HZ MUHAMMED S.A.V => Cihad => Konuyu başlatan: türkiyem - Ağustos 03, 2018, 08:06:57 ÖÖ
-
Cihat Çeşitleri
Arapça’da “güç ve gayret sarfetmek, bir işi başarmak için elinden gelen bü¬tün imkânları kullanmak” mânasındaki cehd kökünden türeyen “cihad” kelimesi, genel olarak nefisle mücadele, İslâm’ı tebliğ ve düşmanla savaşma anlamında kullanılır.
Tasavvufta nefs-i emmâre ile mücahede manasında kullanılan “cihad” sözü, Kur’ân-ı Kerîm’de isim olarak dört, fiil şeklinde yirmi dört yerde geçmektedir; “cihad eden” anlamındaki “mücahid” ise iki âyette zik¬redilmiştir.
Cihadla ilgili birçok hadis mevcut olup, bunlar ha¬dis kitaplarında “kitâbü’l-cihâd” veya “fezâilü’l-cihâd” başlıkları altında toplanmıştır. Ayrıca kime karşı ve nasıl cihad yapılacağı¬na dair çeşitli hadisler de vardır. “Mücahid, nefsiyle cihad edendir“[1]
“Mümin kılıcı ve di-liyle cihad eder” [2]
“Müş¬riklere karşı mallarınız, nefisleriniz ve dillerinizle cihad edin“[3]
“Cihadın en fa-ziletlisi zalim sultanın yanında hakkı söy¬lemektir”[4]
Mmealindeki hadislerle, “Kim on¬larla eliyle cihad ederse o mümindir, kim onlarla diliyle cihad ederse o mümindir, kim onlarla kalbiyle cihad ederse o mü¬mindir”[5] hadisi, bu konudaki hadislerdendir.
Peygamberimizin, sa¬vaşa çıkmakta olan İslâm ordusuna ka¬tılmak için gelen birine annesinin ve ba¬basının hayatta olup olmadığını sorarak hayatta olduklarını ve bakıma muhtaç bulunduklarını öğrenmesi üzerine, “O halde onlara hizmet yolunda -nefsin¬le- cihad et”[6] buyurması ve Hz. Âişe’nin. “Ey Allah’ın rasûlü! Görüyoruz ki cihad, amellerin en faziletlisidir; öyleyse biz de cihad etmeli değil miyiz?” diye sorması üzerine. “Sizin için cihadın en faziletlisi makbul hacdır” şek¬linde cevap verdiği bilinmektedir.
Buna göre ci¬had, hayatın gayesi olarak Allah’a kul¬luk etmek, Allah ve Rasûlünün koyduğu ölçülerin fert ve toplum hayatına uy¬gulanmasına çalışmaktan İslâm’ı diğer insanlara tebliğe, ülkesini ve Müslümanları her türlü tehlike ve saldırıla¬ra karşı savunma ve bu konuda gerek-tiğinde savaşmaya kadar kapsamlı bir anlam taşımakta; kalp, dil, el ve silâh gibi beşerî aksiyonun ortaya konulduğu her vasıta ile yapılabilmektedir.
Cihadı, nefse, şeyta¬na, fâsıklara ve inanmayanlara karşı “Allah yolunda can, mal, dil ve diğer vasıtalarla elden gelen güç ve gayreti sarfetmek” şeklinde de tarif etmişlerdir.
Normal şartlarda cihadın farz-ı kifâye, umumî seferberliği (nefîr-i âm) gerek¬tiren bir tehlike ve saldırı halinde ise farz-ı ayın olduğu malumdur. Düşmanın İslâm ülkesine saldırması halinde ise herhan¬gi bir izne bağlı olmaksızın karşı konu¬lur.
Diğer taraftan Hz. Peygamberin bir savaş dönüşünde söylediği, “Küçük cihaddan (savaş) büyük ci¬hada (nefisle mücahede) döndük” hadisi ile “Mücahid, nefsiyle ci¬had edendir” mealindeki hadisi, kulun nefsiyle olan cihadının dış düşmanlara karşı gerçekleştirilen cihada nisbetle asıl olduğunu, Allah’ın emirlerine uyma ko¬nusunda nefsiyle cihad edemeyen kim¬senin düşmanla gerçek manada cihad edemeyeceğini ifade etmektedir.
Fıkıh kitaplarında, başta savaş ve barış münasebetleri olmak üzere devletler hukukuyla ilgili konuların ele alındığı bö¬lümler “kitâbü’l-cihâd” veya “kitâbü’s-siyer” şeklinde adlandırılmıştır. Bunun ya¬nında nefisle mücahede şeklindeki ci¬hadla daha çok tasavvuf ehli ilgilenmiş¬tir.
Allah’ın rızâsını elde etmek için cihad edenlere O’na ulaştı¬racak yolların gösterileceğini vaad eden âyet[7] cihadın fazileti hakkında dikkat çekicidir.
Müslüman hukukçular, genel olarak cihadın anlamı ve hükmü yanında, kâfir¬lere karşı cihadın hukuken meşru olma¬sının sebepleri üzerinde de etraflıca durmuşlardır. Maalesef konunun ele alındığı Batı kay¬naklarının hemen hepsinde[8]
Cihadın, müslüman olmayanlarla sa¬vaşmayı ifade ettiği maksatlı olarak ileri sürülmüştür. Batılı bu araş¬tırmacılardan hiçbirinin İslâm’da savaşın meşruluğu ile ilgili olarak İslâm hukukunda ortaya konan görüş¬lere yer vermemesi taraflı olduklarını yansıtması bakımından dikkate şayandır. İslâm hukukçuları Kur’an ve Sünnette belirtilen esaslara göre gerek savaş öncesi ve savaş esnasında, gerekse sonrasında uyulması gereken kural-ları, en ince ayrıntılarına kadar inceleyip tesbit ettikleri gibi, harbin meşruluğu meselesini de tetkik etmişlerdir. Onlar, sava¬şın meşruiyet sebebinin düşmanın tecavüzü olduğunu, müslümanlara karşı savaşmayanlarla savaşmanın ve sadece Müslümanlığı benimsemediği için bir in¬sanı öldürmenin caiz olmadığını belirtmişlerdir.
Savaşın mübah olmasını, inanmayan¬ların müslümanlara karşı harp açmala¬rına, düşmanlık ve tecavüzde bulunma-larına bağlamışlardır.
“Müş¬rikler sizinle nasıl topyekün savaşıyorlar¬sa siz de onlarla topyekün savaşın“[9]
“Fitne kalmayıncaya ve din de yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Vazgeçerlerse artık zulmeden¬lerden başkasına hiçbir düşmanlık yoktur”[10]
Mealindeki âyet¬lerin ilkinde, müş¬riklere karşı girişilen savaş onların müs¬lümanlara savaş açmaları sebebine da¬yandırılmış, ikincisinde ise savaş, gayri müslimlerin güç ve hâkimiyetlerini zayıf-latarak müslümanları dinleri hususun¬da fitneye düşürmelerine engel olmak maksadıyla emredilmiştir Esasen savaşı ilk emreden, “Si¬ze savaş açanlarla Allah yolunda siz de savaşın, ancak aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez”[11]
Mealindeki âyet de savaş sebebi¬nin yine savaş olduğunu göstermektedir. Bu olay, yalnız kâfirlerin kötülüklerini ve müslümanlar üzerindeki her türlü olum¬suz tesirlerini önlemek için savaşılaca¬ğını gösterir.
İlk nazil olan âyetlerde sava¬şın meşru sayılmasının sebebinin kâfir¬lerin saldırı ve zulümleri olduğu açıkça belirtilmiştir.[12]
İslâmiyet dinde baskıyı kesinlikle ya¬saklamış, zor ve baskı altında gerçekle¬şecek imanın aslında geçersiz olduğunu hükme bağlamıştır.
Kur’an’ın, müslümanlara karşı düşmanlık besleme¬yen gayri müslimlerle iyi ilişkiler kurma yönündeki açık tavsiyelerine[13]
Ve İslâm tarihi boyunca gayri müslimlerin İslâm ülkelerinde güven içinde yaşamış olma-larına karşılık, hıristiyan âlemi asırlar bo¬yunca papalığın da etkisiyle İslâm dün¬yasıyla düşmanca ilişkiler içinde bulun¬muştur. Bütün hıristiyan Batı dünyası¬nın katıldığı Haçlı seferleri ve bunun İs¬lâm dünyasında yol açtığı yıkımlar ya¬nında Sicilya ve Endülüs’te insanlığın en ihtişamlı medeniyetlerinden birini kurmuş olan bir devleti ve milleti kökünden yok edecek ölçüdeki müslüman kıyımını doğuran bu düşmanlığın günümüz şart¬ları ve vasıtalarıyla halen sür¬dürüldüğü yönünde hemen bütün müs¬lüman milletlerde genel bir kanaat ve endişe vardır. Bugün Filistin, Bosna-Hersek’te ol¬mak üzere dünyanın birçok yerinde müs¬lümanların mal, can, namus, tarihî eser¬ler ve dinî kurumlar gibi bütün değerle¬rine karşı sürdürülen tecavüzler, tarih¬te olduğu gibi günümüzde de müslüman milletlerin onlarla ilgili kaygı ve kuşku¬larını haklı gösterecek niteliktedir.
Cihad, müslümanın Allah’a kulluk ve onun rızâsını temin için İslâm esaslarını öğrenme, öğretme, ferdî ve içtimaî plan¬da yaşama, İslâm’ı tebliğ ve bu hususlarda içte ve dışta kar¬şılaşacağı engelleri aşma konusunda için¬de bulunması gereken şuurlu ve sürekli gayret ve aksiyon halini ifade eder. “Bi¬zim -rızâmıza ulaşmak için- uğrumuzda cihad edenlere elbette -bize ulaştıracak- yollarımızı göstereceğiz“[14]
Ve, “Allah uğrunda -Allah’ın rızâsına ulaşmak uğrunda- hakkıyla cihad edin“[15]
Mealindeki âyetler ciha¬dın bu kapsamlı anlamını ifade etmektedir.
Çeşitli âyetler Müslümanları, “seçkin ve en hayırlı ümmet” olarak niteler. Çünkü onlar bütün güçlüklere rağmen iman yolundan ayrılmazlar; dinî tutum açısın¬dan aşırılıktan kaçınırlar; iyiliğe çağırıp kötülüğü önlemeye çalışırlar.[16]
Cihadın Çeşitleri
İslâm’da ifadesini bulan, bütün cepheleriyle ilâhî mesajı insanlığa duyurma amacını güden, bu sebeple de her de-virde canlı tutulması zorunlu olan cihad faaliyetinin günümüz şartlarında hangi metotlarla yürütülmesi icap ettiği, üze¬rinde durulması gereken bir konudur. Cihadın tabii ve kalıcı yöntemlerini ma¬nevî ve maddî olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Her iki yöntemi de bir arada zikreden Nahl sûresindeki davet âyeti[17]
Önce manevî nitelikteki hik¬meti ve güzel öğüdü, sonra da en güzel metotla olmak şartıyla maddî ve bedenî mücadele faktörünü önerir. “De ki, işte benim yolum; ben de bana bağlı olanlar da bilinçle ve basiretle Allah’a davet et-mekteyiz”[18]
Ve. “De ki, ben size tek şeyi öğütlemekteyim: Topluluk veya fert halinde Allah’ın huzurunda du¬rup derin derin düşünmeniz…“[19]
Mealindeki âyetler manevî yöntemi açıklamaktadır. Silâhlı savaşın da dâhil olduğu ve ilgili âyetlerde olabildi-ğince güzel bir şekilde yürütülmesi is¬tenen maddî nitelikteki yöntemin örnek olan ilk uygulamaları Asr-ı saâdetin daha çok Medine döneminde görülür.
“İ’lâ-yı kelimetullah” için yapılan ci¬hada katkıda bulunmanın diğer bir şar¬tı, dinin ortaya koyduğu iman esaslarına iman etmek, İslâmiyet’in bütün dünyaya huzur ve mutluluk getirecek, bütün insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıka¬racak yegâne ve en mükemmel din ol-duğuna samimiyetle inanmaktır. Kur’ân-ı Kerîm’in Hz. Muhammed (s.a.v) ile ilk mücahidler olan diğer müslümanların Allah’ın in¬dirdiği gerçeklere, Allah’a ve diğer inanç esaslarına iman ettiklerini, “duyduk ve itaat ettik” diyerek samimi inanç ve tes¬limiyetlerini gösterdiklerini bildiren âye¬ti[20]
Hz. Peygamber ve ashabın davasını yürüttükleri dine önce kendilerinin inanıp bağlandıklarını, böylece da¬vaları ile inançları arasında bir çelişki bu¬lunmadığını göstermektedir. Öte yandan münafıkların pek çok âyette ağır ifade¬lerle suçlanmalarının sebebi de içine düş¬tükleri bu çelişkidir. Kur’ân-ı Kerîm, sa¬mimi bir dindarlık halini alarak kişinin bütün benliğini saran imanın cihad az¬mini ve iradesini güçlendireceğine de işa¬ret eder.[21]
Ayrıca ilk dö¬nem münafıklarının cihad hareketlerin¬de daima gevşeklik gösterdiklerine iliş¬kin âyetler[22] imanla ilgili tereddüt ve çelişkilerin cihad iradesini sarstığını or¬taya koymaktadır.
Cihadın çeşitleri olarak şunları söyleyebiliriz:
Ekonomi Savaşı: Kur’ân-ı Kerîmde, dış görünüşü itibariyle inançlı ve sami¬mi görünen; fakat içinde müslümanlara karşı şiddetli husûmet duyguları besle¬yen insanların yetki ve imkânlara sahip oldukla¬rında yeryüzünde ekini ve nesli bozmak için çaba gösterecekleri ifade edilmek¬tedir.[23]
Müfessirlerin çoğunluğuna göre bu âyetlerin mâna ve muhtevası mutlak olup her dönem ve mekânın hak-bâtıl mücadelesini kap¬samaktadır.[24]
Ekonomik savaş konusunda İslâmiyet bir taraftan faiz, ihtikâr, rüşvet ve hırsızlık gibi hak¬sız yollarla kazanç elde etmeyi yasakla-mak, israfa karşı tedbirler getirip kana¬atkârlığı teşvik etmek suretiyle müslüman toplumu meşru bir ekonomik dü¬zen içinde güçlendirmeyi amaçlamış, di¬ğer taraftan askerî güç yanında ekono¬mik güce sahip olmanın da önemini çe¬şitli vesilelerle vurgulamıştır. Cihadla il¬gili âyetlerin çokça yer aldığı Enfâl sû¬resinde, müslümanların ancak bir kıs¬mından haberdar olabildiği; fakat Allah katında malum olan düşmanlar için caydırıcı nitelik taşıyacak kadar ekonomik vb. alanlarda güç kazan¬ma yolunda gayret sarfedilmesi emredil¬miş ve Allah yolunda harcanacak şeylerin hiçbirinin zayi olmayacağı hatırlatılmış¬tır.[25] Hz. Peygamber’in, “Veren el alan elden hayırlıdır“[26] mealindeki hadisi de ekonomik gücün öne¬mini vurgulayan hakîmâne bir ifadedir.
Kültür Savaşı: İslâm dinindeki bütün emir ve tavsiyeler yeryüzünün halifesi kabul edilen insanın korunması, gelişti¬rilmesi ve yüceltilmesini hedef almıştır. Bu sebeple İslâmiyet’in bâtıla karşı hak¬kı ayakta tutma ve güçlendirme sava¬şında insan neslinin korunması ve sağ-lıklı geliştirilmesine çok önem verdiği görülür. Kur’ân-ı Kerîm’de bozguncu güç¬lerin nesli tahrip etmeye yönelik faali¬yetlerine dikkat çekilmiş[27]
Gençlerin bu tah-riplerden korunmasına yönelik emir ve tavsiyeler, çocuğun ana rahminde te¬şekkülünden itibaren insanın ölümüne kadar uzanan bütün safhaları kapsamıştır. Kur’an’da fiilî savaş için kullanılan “nefr”=hücum etmek kelimesi, sürdürülecek ilmî çalışmalar için de kullanılmış ve her eli kılıç tuta¬nın cephe savaşma çıkmayıp bazılarının kendilerini ilim-kültür savaşına vakfetmele¬rinin gereği üzerinde önemle durulmuş¬tur.[28]
Çağımızın kitleler arası etkileşim ve mücadele metotları içinde kültürün ilk sırada yer aldığı muhakkaktır. Bundan dolayı günümüzde ci-hadın, cephe savaşları yanında ekonomi ve kültür mü-cadelesi alanlarına kaydırılması zarureti doğmuştur.
Silâhlı Savaş. Hak ile bâtıl arasındaki mücadelenin kıyamete kadar süreceğini ifade eden Hz. Peygamber[29]
“Düşmanla karşılaşma¬yı temenni etmeyin; fakat buna mecbur kaldığınız takdirde tahammül gösterin. Allah’tan daima esenlik ve barış dileyin“[30]
Mealindeki hadisiyle hem sulh ve sükû¬nun değerini, hem de gerektiğinde bâ¬tıla karşı fiilî mücadelede sabır ve seba¬tın gerekliliğini göstermiştir. Bütün te¬mennilere rağmen savaşa engel oluna¬maması, İslâm dini ile mensuplarına yönelik hare-ketlerin daima potansiyel bir saldırı ve tahrip riski taşıması, müslümanların her zaman silâhlı savaşa hazırlıklı bulunma¬ları zaruretini doğurmakta ve Kur’ân-ı Kerîm’in, “Onlara kar¬şı elinizden geldiğince kuvvet ve -cihad için- bağlanıp beslenen atlar -savaş araç ve gereçleri- hazırlayınız ki bununla Al¬lah’ın düşmanını ve sizin düşmanınızı, bunlardan başka sizin bilmediğiniz, Al-lah’ın bildiği diğer düşmanları korkutup cesaretlerini kirasınız“[31] mealindeki âyeti bunu göstermektedir.
Cihadın fazileti konusu İslâm telif ta¬rihinde önemli bir yer tutar. Kur’ân-ı Kerîm’deki birçok emir ve tavsiye geniş anlamda cihadla ilgilidir. Özel olarak cihadı konu edinen âyetlerde “iman, hic¬ret, Allah yolunda malla ve canla cihad” unsurları zikredilmekte ve bu hasletle¬re sahip bulunanların Allah ile olan dost¬luklarına sadık kaldıkları, ebedî mutlu¬luğa ve her şeyin üstünde Allah rızâsına ulaşacakları ifade edilmektedir.[32] Kütüb-i Sitte başta olmak üzere birçok hadis kitabında cihadla ilgili hadisler “el-cihâd”, “fezâi-lü’l-cihâd”, “el-cihâd ve’s-siyer”, “es-si-yer”. “el-megazî” gibi özel bölümler ha¬linde toplanmış, diğer bölümlerde de ye¬ri geldikçe aynı konudaki rivayetler zik¬redilmiştir.
Cihada ilişkin hadislerin çoğunda Allah yolunda malı ile, canı ile veya her ikisiy¬le cihad edenin, insanlığın mutluluğunu sağlama ve Allah rızâsına ulaşma yolun¬da elde edeceği manevî dereceler özen¬dirici anlatımlarla dile getirilmiştir.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
[1] Tirmizî, “cihâd”, 2
[2] Müsned, 456
[3] Müsned, III, 124; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 17
[4] Ebû Dâvûd, “Melâhim”, 17; Tir¬mizî, “Fiten”, 13
[5] Müslim, “îmân”, 80
[6] Buhari, “Cihâd”, 138; Müs¬lim, “Birr”, 5
[7] Ankebût 29/69
[8] Meselâ bk. Massignon, s.80-81; Lewis. s.175; Lambton, s. 201
[9] Tevbe, 9/36
[10] Bakara, 2/193
[11] Bakara, 2/190
[12] Hac, 22/39-40; Baka¬ra, 2/190; Nisâ, 4/75; Tevbe, 9/13
[13] Ankebût, 29/46; Mümtehine, 60/8-9
[14] Ankebût, 29/69
[15] Hac, 22/78
[16] bk. Ba¬kara, 2/43; Âl-i İmrân, 3/110
[17] Nahl, 16/125
[18] Yûsuf 12/108
[19] Sebe’ 34/46
[20] Bakâra 2/285
[21] Âl-i İmrân, 3/173
[22] meselâ bk. Âl-i İmrân 3/167; Tevbe 9/81
[23] Bakara, 2/204-205
[24] Râzî, V, 214-218
[25] Enfal, 8/60
[26] Buhârî, “Zekât”, 18
[27] Bakara 2/ 205; Muhammed 47/22
[28] Tevbe 9/122
[29] Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 33
[30] Buhârî, “Cihâd”, 112; Müslim, “Cihâd”, 19
[31] Enfâl 8/60
[32] meselâ bk. Nisâ 4/95-96; Tevbe 9/20-21; Hucurât 49/15
Yakup Çiçek