www.FaniDunya.Net |HUZURUN, DOSTLUGUN, KARDEŞLİGİN EN GENİŞ PAYLAŞIMIN TARAFSIZ, KALİTELİ, DEVAMLI HİZMETİN ADRESİ

FANİDUNYA NET GENEL => HZ MUHAMMED S.A.V => Konuyu başlatan: anadolu - Nisan 04, 2025, 08:06:05 ÖS

Başlık: Âlemin Yaratılışı ve Hz. Muhammed’in Zuhuru
Gönderen: anadolu - Nisan 04, 2025, 08:06:05 ÖS
(http://www.fanidunya.net/resimler/besmele.png)

Âlemin Yaratılışı ve Hz. Muhammed’in Zuhuru

Tasavvuf ehlinin varlık, insan ve tarih tasavvurlarını yansıtan en güzel eserlerden biri de ‘Hulâsatû’l Ahbâr’ isimli kitaptır. Eserin müellifi Celvetiye tarikatının kurucusu Aziz Mahmûd Hüdâyî’dir. Bursa Ferhadiye Medresesi’nde müderrislik, Cami-i Atik Mahkemesi’nde kadılık yapan Aziz Mahmûd Hüdâyî, Şeyh Üftade’nin tarikatına girmiş, daha sonra onun halifesi sıfatıyla Üsküdar’a gönderilmiştir. Tasavvufî halk edebiyatı şairleri arasında da sayılan Hüdâyî, İbn Arabî’nin sistemleştirdiği Vahdet-i Vücûd anlayışına ve felsefesine bağlı bir mutasavvıftır. Edebiyat ve tasavvuf alanında eserleri vardır. Tanıtımını yapacağımız’Hulâsatû’l-Ahbâr’ isimli eser, ‘Âlemin Yaratılışı ve Hz. Muhammed’in Zuhuru ‘başlığıyla Türkçe’ye çevrilmiştir. Kitap, zihnini Vahdet-i Vücûd felsefesine teslim etmiş olan bir ‘sûfî’nin varlığa, tarihe ve bilgiye bakışındaki farklılığı gözler önüne sermektedir.
 
Âlemin Yaratılışı ve Hz. Muhammed’in Zuhuru
 
TASAVVUF ehlinin varlık, insan ve tarih tasavvurlarını yansıtan en güzel eserlerden biri de Hulâsatû’l Ahbâr isimli kitaptır. Eserin müellifi Celvetiye tarikatının kurucusu Aziz Mahmûd Hüdâyî’dir. Şereflikoçhisar doğumlu Aziz Mahmûd Hüdâyî, ilk öğrenimini Sivrihisar’da yapmış, daha sonra İstanbul Küçük Ayasofya Medresesi’nde tahsiline devam etmiştir. Şeyhi ile birlikte bir süre Edirne Selimiye Medresesi’nde eğitim gördükten sonra, yine onunla Mısır ve Şam’a gitmiştir. Bursa Ferhadiye Medresesi’nde müderrislik, Cami-i Atik Mahkemesi’nde kadılık yapmıştır. Şeyh Üftade’nin tarikatına girerek ona intisap etmiş, daha sonra onun halifesi sıfatıyla Üsküdar’a gönderilmiştir. Tasavvufî halk edebiyatı şairleri arasında da sayılan Hüdâyî, İbn Arabî’nin sistemleştirdiği Vahdet-i Vücûd anlayışına bağlı bir mutasavvıftır. Edebiyat ve tasavvuf alanında eserleri vardır.(2) Tanıtımını yapacağımız Hulâsatû’l-Ahbâr isimli eser, ‘Âlemin Yaratılışı ve Hz. Muhammed’in Zuhuru‘ başlığıyla Türkçe’ye çevrilmiştir.

Kitap, yazarının da belirttiği gibi, Hz. Peygamber’in hallerini, âlemin yaratılışını, Meleklerle Hz. Adem’in ilişkisini, nikahın faziletini, tevbe ve istiğfarın faydalarını konu edinmektedir. Eser, bir giriş ve beş bölümden oluşmaktadır.(3) İlk bölüm, âlemin yaratılışı hakkındadır. Yazar, bu bölüme yaratılışla ilgili bir rivayetle başlar. Rivayet, Hz. Peygambere atfedilen; “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Kıyamete kadar bütün oluşlar onunla devam edip gider”(4) şeklindedir. Hz. Ubâde b. es-Sâmit’ten yapılan rivayet, İmam Ahmed b. Hanbel ve İmam-ı Tirmizî tarafından da nakledilmiştir. İmam Tirmizî bu rivayetin garip olduğunu beyan etmiştir.(5)

Vahdet-i Vücûd Anlayışı ve

Varlık Tasarrufu

Yazar, daha sonra ilk yaratılan şeyler hakkında varid olan rivayetleri serdetmiştir. Bunlar arasında Allah’ın gökleri ve yeri yaratmadan önce ‘amâ’da olduğu; önce arşı, sonra suyu yarattığı, daha sonra suyun üzerine arşı koyduğu şeklindeki rivayetler vardır. (Sh:15) Bu rivayetler arasında arşın niteliklerini belirtenler de vardır ve mesela birine göre arşın dörtyüz direği vardır, her direk arası dörtyüz senelik bir mesafedir. Kürsî’nin yanında yedi kat gök çöldeki bir halka gibidir. Kürsî de arşa nispetle böyledir. (Sh:15) Yazar bu çerçevede pek çok ilginç habere yer verir. Bunlardan bir tanesi şöyledir: (... Sonra arşın etrafında bir yılan yaratır. Başı beyaz inciden, cesedi altından, gözleri de yakuttandır. Onun büyüklüğünü Allah’tan başkası bilmez. Rivayet edilir ki, arş kendi büyüklüğünü görünce hayrete düşer, kendini beğenir. Allah o yılan için 670 bin baş, her başta 170 bin yüz yarattı. Bir yüzünün genişliği dünya göğünün 770 bin mislidir. Sonra o yılan, arşın etrafını defalarca dolaştı. Arşın üzerinden 1000 senelik yukarıdaki bir mesafeye başını kaldırdı. Kuyruğunu da arşın altında 1000 senelik bir mesafeye sarkıttı. O günden beri arş kendini yutacak korkusu ile her gün kırkbin defa Allah’a sığınır. O yılanı Miraç gecesinde Rasulullah’ın gördüğü, (!) yılanın Peygamberimiz Efendimiz’den şefaat talep ettiği, Hz. Peygamberin de kendisine şefaat garantisi verdiği hurafesi de yer almıştır. (Sh:17)

Bu senaryoda yaratılış başlangıcı, yaratılanların azamet ve dehşeti ortaya konulduktan sonra, bunlar sonuçta Hz. Peygamberle ilişkilendirilmiştir. Yazar hikayenin sembolik yorumunun ne olabileceğine temas etmeden, adeta hakikatmiş gibi naklederek onu rahatlıkla Hz. Peygamber’le ilişkilendirmiştir.

Sonra yerin, dağların, denizlerin ve altlarındakilerin yaratılışına dair rivayetlere geçilmiştir. Burada Kaf dağı ile ilgili nakiller öne çıkar. Kaf dağını da bir yılan çepeçevre sarmıştır. Hikayeye göre, Şeyh Ebû Îmrân 300 senelik mesafedeki Kaf dağına çıkar. Dağın dibinde kuşluk, zirvesinde de ikindi namazını kılar. Yılanı görür, ona selam verip hasbihal eder. Yılan kendisine, Şeyh Ebû Medyen’i sorar. Kaf Dağı’na çıkan yalnızca Şeyh Ebû İmrân değildir. Sehl b. Abdullah da oraya çıkmış ve Nuh’un gemisini terkedilmiş bir vaziyette bulmuştur. Ebû Yezîd Bestâmî’ye göre ise Kaf Dağı, çok uzak bir yer değil hemen şurasıdır. Yeryüzünü kuşatan dağlar, Kef, Sad ve Ayn dağlarıdır. Allah’ın velisi için bütün dağlar, ancak bir adım mesafesindedir. (Sh:17-18) Ardından sıra, göklerin, güneş, ay ve cehennemin yaratılışına gelir. Bu konudaki rivayetlerin de ana kaynağı, öncekilerde olduğu gibi İbn Abbâs’tır. Yaratılışı konu alan ayetler, kimi rivayetlerle renklendirilerek sunulduktan sonra, söz Ebû Zerr el-Gıfârî’nin şu hadisine getirilir: ‘ Allah Rasulünün elini tutmuştum. Güneşin batışını seyrediyorduk. Batmak üzereydi. O anda sordum: “Ey Allah’ın elçisi! Güneş nereye batar?” Buyurdu: “Gökyüzüne gurub eder. Yine gökyüzünden başka bir göğe yükselir. Yedi kat göğe çıkar. Arşın altına gelince secdeye kapanır, görevli melekler de onunla birlikte secde ederler.” Güneş şöyle der: “Ey Rabbim! Nereden doğmamı emrediyorsun? Battığım yerden mi, doğduğum yerden mi?” Cenab-ı Hak buyurur: “Güneş kendisine mahsus yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu azîz ve alîm olan Allah’ın takdiriyledir.”(Sh:19) Ayetler, sembolik anlatımlarla dolu rivayetler yardımıyla açıklanır, işte bunlardan biri de şudur: Cebrail (a.s.), arş nurunun aydınlığından yapılmış bir libas getirir; bu libas, günün yaz mevsimindeki uzunluğu, kışın ve bunların arasındaki güz ve ilkbahar günlerinin uzunluk ve kısalıkları ile mütenasiptir. Güneş, bu libası sizden birinin elbisesini giymesi gibi giyer, gökyüzüne gider ve doğudaki yerinden doğar. Ayın doğması, yörüngesi, yedi kat semaya yükselmesi, arşın altına gelip secde ederek Allah’tan izin istemesi de aynı şekildedir. Fakat Cebrail, ona Kürsî’nin nuru ile nurlanmış bir elbiseyle gelir. Çünkü Cenab-ı Hak: “Güneşi ziya, ayı da nur kıldı” buyurmuştur.” (Sh:19) Daha sonra yazar, yaratılışın takvimine ve cennetin coğrafyasına ilişkin rivayetlere yer verir. (Sh:20) Sırada meleklerin yaratılması vardır. Burada da konuyla alakalı ayetler, renkli rivayetlerle süslenerek yorumlanır. Kanatlı melekler gökten yere, yerden göğe uçarlar. Rivayete göre Cebrail, Hz. Peygamber’e 27 000 defa, diğer peygamberlere ise, en fazla 3 000 defa inmiştir. İşte bu inip çıkmalardan birinde gerçekleşen diyalog: Nebi (s.a.) Cebrail’e: “Gökyüzüne birçok defa inip çıkarken hiç sıkıldığın ve daraldığın oldu mu?” buyurdu, Cebrail: “Üç yer hariç olmadı: Birincisi, Nemrud İbrahim’i (a.s.) ateşe attığında ben Sidre’de makamımda idim. Bana “Habibim’e yetiş” diye nida geldi. Ben de ateşe düşmeden yetiştim. İkincisi, Yûsuf’u kardeşleri kuyuya attıklarında “Kulum Yûsuf’a yetiş” diye nida geldi. Ben de makamımda idim. Kuyunun dibine varmadan yetiştim. Üçüncüsü, kafirler, Uhud günü senin küçük azı dişlerinden birini kırınca güzel yüzünden kan çıktı. Şöyle hitap edildi: “Ey Cebrail! Habibim Muhammed’e yetiş, kanı yere damlamasın.” Ben makamımda idim, indim ve kanını kanadıma aldım. (Sh:21) Daha sonra arşın melekleri sayıları ve şekilleri verilir, insanoğlunun başı gibi başı olan, sağında ve solunda 70 biner kanadı, her kanadında 12 000 büyük tüyü, her tüyünde meleklerden bir saf vesaire... Ayetlerin ilginç rivayetlerle yorumu o kadar ustaca yapılır ki, ikna olmamak kabil değildir. Sa’îd b. Museyyib’ten rivayet edilir: ‘ Rasulullah, karanlık bir gecede deve üzerinde bir kafilede Ebû Tâlib’le beraber idi. İblis, devenin yularını eline aldı ve yoldan saptırdı. Cebrail geldi ve üfledi, iblis Habeşistan’a düştü. Muhammed (s.a.)’i kafileye geri getirdi. Bundan dolayı Allah Peygamber Efendimizi: “Seni dalaâlette bulup da hidayete eriştirmedi mi?” kavli ile nimetlendirmiştir.(Sh:22/ Âyet için bkz. 93. Duhâ /5.) Yazar, daha sonra cinlerin yaratılışıyla ilgili rivayetlere yer vermiştir.

Yaratılış konusunda sûfi muhitlerde burada örneklerini gördüğümüz daha başka onlarca rivayeti bulmak mümkündür. Bu kabil rivayetlerin kaynakları ve ne zaman hangi kültür çevrelerinin etkisiyle Müslümanların kainat tasavvurlarını oluşturan birer enstrüman olarak kullanılmaya başlandıkları ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Kitabın ikinci bölümü, Hz. Adem ve Havva’nın yaratılışı konusunu ele almaktadır. Bölüm Vehb b. Munebbih’ten Adem’in yaratılışını hikaye eden bir rivayetle başlar. Bu rivayete göre Adem’in yapımında arzın her tarafından alınan tatlı, tuzlu, acı, güzel, pis mahiyetli kırk zira ölçeğinde toprak kullanılmıştır. Ruh üflenmeden önce heykelin nerede ve ne kadar sürede yapıldığına dair de detaylar ihmal edilmemiştir. İblis- Adem çekişmesinin başlangıcına dair yorumları, akla ziyandır. Adem’in yaratılışı tamamlandıklan sonra İblis, Adem’in dübüründen girip ağzından çıkar ve şöyle der: “Eğer ben sana musallat olursam seni helak edeceğim. Şayet sen bana musallat olursan direneceğim, isyan edeceğim.” İblis, Adem’e o kadar kin güder ki, bir gün onun cesedinin bulunduğu yerden geçerken ona tükürür. Tükrüğü, Adem’in göbeğine düşer. Allah (cc) Cebrail’e Adem’in karnı üzerinde bulunan melunun tükrüğünü yuvarlaklaştırmasını emreder. Yuvarlaklaştırılıp, ortası çukurlaştırılan bu tükrük huzura getirilir. Allah ondan bir köpek yaratır. Köpeğin üç özelliği vardır... (Sh:30) Adem’e secdenin selamlama secdesi olduğu, ama bunun da Selmân-ı Fârisî’nin Hz. Peygamber’e secde etmek istemesi üzerine, O’nun “Bir kişiye Allah’tan başkasına secde etmesi caiz olmaz. Eğer birinin diğerine secde etmesini emretseydim, kadının kocasına secdede bulunmasını emrederdim” (Tirmizî, 10 Radâ’, bab 10, no: 1159) buyurmasıyla nesh edilmiştir.(Sh:30-31) Ne de olsa ilk kadın Havva, Adem’in yalnızlık hissetmesi üzerine onun eğe kemiğinden yaratılmıştir. Denilirmiş ki, kadın yaşlanınca güzelliği hemen kaybolurmuş, yaratılışı etten olduğu için vücudu çabuk bozulurmuş. Adem ise topraktan olduğu için çok daha geç deforme olurmuş. (Sh:31) Yazar bu noktadan sonra evlenmenin faziletinden ve onun bir Peygamber sünneti olduğundan bahisle bazı rivayetler nakleder. Rivayete göre Davud’un (s.a.) yüz tane nikahlı karısı 700 de cariyesi varmış. Sufyân demiş ki: “Çok kadınla evlenmek bir dünyevi zevkperestlik değildir. Çünkü Ali (r.a.) sahabelerin en zahidi idi. Böyle olmasına rağmen dört karısı, onyedi cariyesi vardı.” Yazar, burada Sûfîleri savunarak şöyle der: Bir kısım insanlar, Sûfîleri çok yedikleri ve fazla kadınla evlendikleri için kınamaktadırlar. İrfan sahibi birinin buna vereceği cevap şudur: Sen Sûfîler gibi açlığa tahammül edip, onlar gibi gözünü ve ırzını koruyabiliyorsan onlar gibi yeyip onlar gibi evlenebilirsin. Fıkıh ilminde meşhur bir mesel vardır: Rağıp, “Onlar kadınları ve sahip oldukları cariyeleri için kınanmazlar’(Mü’minûn Suresi:6.) âyetini: “Yaratıcının kınamadığı bir şeyi hiçbir yaratılmışın kınamaya hakkı yoktur” şeklinde açıklarken aynı manayı kastetmiştir...(Sh:32)

Hakîm Tirmizî (r.h.) peygamberlerdeki şehvetin gücünü şöyle açıklar:’ Peygamberler, peygamberlik nimetine mazhar oldukları için çok evlenmişlerdir. Şöyle ki, göğüs nurla dolunca damarlarda nur âdeta taşar. Nefis de bundan haz duyar. Böylece şehvet ve güçleri daha da kuvvet kazanır. Hz. Peygamber (a.s.): “Bana cesaret ve nikahta kırk adam kuvveti verildi” buyurmuştur. Mümine de on adam kuvveti verilmiş. Mümindeki bu kuvvet imanından, kafirdeki kuvvet de doğal şehvetten kaynaklanırmış. (Sh:32) Bu bağlamda ele alınan konulardan birisi de kadının kocasına itaati meselesidir. Yazar, Allah’a isyan olmayan her konuda kadının kocasına mutlaka itaat etmesi gerektiğinin altını çizdikten sonra bazı rivayetlere yer verir. Bu rivayetlerden birisi şudur: ‘Bir adam yolculuğa çıkar. Karısından üst kattan alt kata inmeyeceğine dair söz alır. Kadının babası alt kattadır ve hastalanır. Kadın Allah Rasulüne bir elçi gönderir ve ondan alt kata inmesi için izin ister. Peygamber (s.a.): kocana itaat et buyurur. Babası ölür, kadın yine Allah elçisinden izin ister. Efendimiz: Kocana itaat et buyurur. Babası defnedilir. Allah Rasulü kadına, kocasına itaat ettiği için babasının günahlarının affedildiği haberini gönderir. (Sh:33)

Yazar, karı koca ilişkisini şöyle bir vecize ile özetler; kadın sürü gibidir, herkes de sürüsünden sorumludur. O, erkeğin elinde esir gibidir. Cenab-ı Hak buyurmuştur: “Allah’ın insanların bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle erkekler kadınlar üzerinde yönetici ve koruyucudur.’’ (Sh:34) Bundan sonra yazar, Şeytan’ın Adem’e kurduğu tuzağı ve Adem’in tevbesini nakleder. Ardından da tevbe ve istiğfarla ilgili rivayetlere yer verir. Bölüm Hz. Peygamber’den nakledilen bir hadis ve onun sûfiyâne yorumuyla son bulur. Hadis şöyledir: (Hz. Peygamber): “Kalbimi bir örtü kaplar da ben her gün 100 defa Allah’a tevbe-i istiğfarda bulunurum” buyurmuştur. Yorumu da şöyledir: Dilcilere göre “ğayn”, “ğaym” yani bulut manasınadır. “Ğîne aleyye” ifadesi aynı şekilde “ğattanî’, yani beni kapladı, örttü anlamındadır. Burada “ğayn”, “rayn” kelimesinin aksine ince bir örtü anlamına kullanılmaktadır. “Rayn”, ince değil kalın bir örtüdür. Alimlerin çoğu, bu hadisteki örtüyü ve günahı hissettiren istiğfarı, Cenâb-ı Peygamber’e yakıştıramadıklarından susmuşlardır. Çünkü Cenab-ı Allah, O’nun geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiştir. Bu sebeple “ğayri’m O’na nispet edilmesi kusurdur. Fakat hakikati araştırılırsa bu nispetin makul olduğu görülür, şöyle ki: Hadisin Peygamberimiz Efendimiz’den sadır olması O’nun vuslat mertebelerinin en üst seviyesine yücelmiş olmasına binaendir. Onun için büyük evliyalar buyurdular ki; kul ile Hak arasında nurdan ve zulmetten 100 makam vardır. Makamların asıl temelleri ise yüzdür. Zikredilen istiğfarlardan her biri bu yüz makamdan her birine mukabil gelir. Rasulullah bir makamdan daha yükseğine ulaştığında, ulaştığı makam ilkinden üstün olduğu için istiğfar etmiştir. Bunun da hakikatini ancak manevi menzillerde seyreden salik bilebilir. Şimdi Peygamberimiz Efendimiz’in şanının yüceliğine bak! Nasıl her gün bütün manevi makamları katedip göklerin ve yerin nuru olan Allah’la rabıta kuruyor. Nitekim ayette: “Sonra O’na yaklaştı ve sarktı. İki yay kadar yahut daha yakın oldu.”( Necm Sûresi: 8-9) Eğer, “bu menzilleri her gün katetmeye ne ihtiyaç vardı? Bunun için Allah Rasulü neden her gün 100 defa istiğfar ediyordu? dersen cevap olarak deriz: “Ümmetin irşadı, Allah elçisinin her gün belki her an onların aralarına inişini gerekli kılar. Bunun neticesinde tefrika, ğayn ve telvin meydana gelir. Fakat buradaki telvin, temkinden üstündür. Bunu da ancak ‘cem’ ve ‘farkı’ tadıp ehadiyet denizine daldıktan sonra boğulmaktan kurtulanlar anlar”.(Sh:44)

Kitabın üçüncü bölümü Hz. Peygamberin doğumu, yetişmesi ve diğer halleri ile ilgilidir. Bölüm kaynağı olmayan (mevzû) bir rivayetle başlar. Rivayet edilir ki, Allah/ kendi nurundan bir parça aldı. Daha gökler, yer, arş, kürsî, cennet ve cehennem yaratılmadan 324 bin sene önce; o nurdan Muhammed’in (a.s.) ruhunu yarattı. Dünyada göründüğü gibi O’nun için ruhanî bir şekil var etti... Rivayetin kaynağı önemli olmadığı gibi, buradaki 324 bin senenin de hangi takvim sistemine göre hesaplandığını sormaya da kimsenin hakkı yoktur.(!) Bu meçhul rivayeti takip edelim.
... ‘Sonra Hak, nurdan zincirlerle arasında asılı olan nurani bir kandil yarattı ve Muhammed Aleyhisselam’ın ruhuna, kandil içine yerleşmesini emretti. Ruh, Allah’ı en güzel isimleriyle tesbih etmeye başladı. Her bir isim için bin yıl tesbihte bulundu. Rahman ismine ulaşınca Allah rahmetle O’na baktı. Bunun üzerine rûh-u Muhammedi Allah’tan haya sebebiyle terledi. Her ter damlasından peygamberlerden birinin ruhu yaratıldı. Sonra ruh tesbih-i ilahi ile meşguliyete devam etti. Kahhâr ismine ulaşınca haşmet-i ilâhiyeden dolayı mümin ve kafirlerin sayılarınca ter döktü. Bu terler onların ruhu oldu. Böylece ruhlar sınıf sınıf meydana geldi. Birinci sınıf peygamberlerin, ikinci sınıf evliyanın, üçüncüsü müminlerin, dördüncüsü kafirlerin ruhları oldu... Bu öyle bir varlık felsefesi ki, kaynağı meçhul, soru sormaya, cevap almaya ve mantığa kapalı. Allah, Allah’ın nuru, bu nur’dan var edilen rûh-û Muhammedi, rûh-û Muhammedi’nin teri, terden var edilen peygamber ruhları, ikinci etap ter ve bu terden var edilen peygamber, veli, mümin ve kafirlerin ruhları. Bu fesefeye göre ruhların cevheri, özü Muhammed’in (a.s.) ruhudur. Peki ya maddenin özü? Rivayet onu da ihmal etmemiştir. Takip edelim:’... Sonra Hak Teala onları ruhlar aleminden cisimler alemine göndermeye başladı. Her bir ruha hikmeti gereğince bir beden yarattı. Adem’in cesedini de insanların bedensel gelişme ve üremelerine bir anahtar olarak yarattı. Bunun için Adem cismanî belirişlerin başlangıcıdır. Bu sebeple, ki Peygamberimiz (s.a.v.), âlem ağacının tohumudur; arş, kürsî, levh ve kalemden önce gelir. Nitekim buyurmuştur: “Adem su ile çamur arasında iken ben peygamberdim.“(6) Nasıl tohum, ağacın başlangıcı olup onu bütün gelişim mertebelerinde, damarlarında, dalların yaprak ve çiçeklerinde seyeran ederek yine ağacın en son mertebesinde zahir oluyor ve zuhuruyla ağaç tamamlanıp maksat hasıl oluyorsa aynı şekilde Peygamber (a.s.) da kâinatın aslı, özüdür. Allah O’ndan arşı, ferşi ve aralarındaki şeyleri zuhur ettirmiştir. O ruhanî ve cismânî âlemlerin basamaklarında şerefli bedeni ve varlığı ortaya çıkıncaya kadar yürümüş, mertebe katetmiştir....( Sh: 52.)

Ruhların özü, cevheri rûh-u Muhammedi olduğu gibi, maddenin aslı da rûh-u Muhammedi’dir. Acaba Peygamberimiz Efendimiz, ümmetinden bazılarının kendisinden asırlarca sonra böyle bir kozmoloji ve varlık anlayışına sahip olduğunu duysaydı, ne yapardı acaba? Vahdet-i Vücûd felsefesine zihnini teslim eden sufinin yaratılış nazariyesinde nûr-û Muhammedi’nin özel bir keyfiyeti vardır. Konu tasavvuf kaynaklarında çeşitli yönleriyle ele alınmıştır. Yazar bu bölümde daha sonra Hz. Peygamber’in doğumuyla ilgili rivayetlere yer verir. Doğum olağanüstülüklerle dolu rivayetler eşliğinde sunulur. Doğumla ilgili olaylar ve objeler içerisinde ‘Nur’ ve ‘Şam’ öne çıkar. (Sh: 53.Hatta İshâk b. Abdullah’tan naklolunan bir haberde Hz. Peygamber’in annesi şöyle der: Oğlum Muhammed’i doğurduğumda benden Şam saraylarını aydınlatan bir nur çıktı.“(7) Peygamber (a.s) kendisi de Şam’ı tavsiye eder. “Sizlere Şam’ı önemsemenizi öneririm. Orası Allah’ın en hayırlı toprağıdır.”(8) Sonra, bir Şam seferinde rahip Bahîra’nın daha çocuk yaşta iken onun peygamber olduğunu bir ağacın ve taşın kendisine secde etmesinden hareketle anlaması ve secdenin de ancak bir peygambere yapılacağı gerçeğini dile getirerek, omuz kıkırdak kemiğinin altındaki peygamberlik mührü ile de bu görüşünü perçinlemiştir. (Sh: 54) Yazar daha sonra Sûfî gözüyle bir sîret özeti verir. Miraç ve Hicret mükemmel tasavvurlarıyla anlatılır. Sonra Hz. Peygamber’in gazvelerine geçilir. Medine yıllarının en dikkate değer olaylarından birisi Hz. Fâtıma’nın, Hz. Ali ile izdivacıdır. Ömer ve Ali ikisi de Fâtıma’ya talip olurlar. (Sh:54) Hz. Peygamber (a.s.) bu konuda Rabbı’nın emrini bekler. Ve nihayet: “Allah bana Fâtıma ile Ali b. Ebî Tâlib’i evlendirmemi emir buyurdu. Şahid olun! Eğer Ali razı olursa, O’nu kızıma vereceği 400 miskal gümüş mehir karşılığı evlendirdim” der. Nikah merasimini sonunda Hz. Peygamber şöyle dua eder: “Allah sizin tabiatlarınızı uygun kılsın, dedelerinizi aziz kılsın, sizi de mübarek eylesin. Sizden hayırlı birçok nesiller üretsin.” Hz. Enes diyor ki: “Ben şahidim. Allah onların zürriyetinden mübarek birçok nesiller var etti.”(9)

Bedir ve Uhud savaşları özetlenir. Uhud’da Hz. Peygamber’in yaralanması ile ilgili olarak bir hayli rivayet nakledilir. Bunlar arasında Evzâî’den gelen şu rivayet daha evvel Cebrail’in koşup, kanı yere düşmeden onu kanadına aldığı şeklindeki rivayetle örtüşür: “Eğer bu kan yere azıcık damlasa idi onlar üzerine gökten hemen azap inerdi.” Abdurrazzak ve Zührî’nin naklettiklerine göre de, o gün, Rasulullah’ın yüzüne yetmiş kılıç darbesi vurulmuş, müşrikler bu darbeleri Peygamberimiz Efendimiz’e isabet ettirdiklerini zannetmişler, ama Allah onu korumuştur.”(Sh:73) Uhud’un ilginç olayları sayıp dökmekle bitmez. Hz. Sa’d b. Ebî Vakkâs’dan, ravisi meçhul olan bir tesbite göre ‘Cebrail ve Mikail beyaz giysiler içerisinde harbe katılmışlar ve var güçleriyle çarpışmışlardır. Katâde’nin (r.a) gözüne ok isabet etmiş. Allah elçisi akan gözünü mübarek eliyle tekrar yerine koymuştur. Göz, öncekinden de daha güzel olmuştur. (Sh:74)

Hz. Peygamber’in savaşları kronolojik olarak anlatılırken, Benî Kurayza olayının ardından Medine’ye dönülünce Hz. Peygamber’in bir rivayete göre 600-700, diğerine göre 800-900 kişinin boynunu vurduğu haberi, hiçbir muteber kaynakta yer almayan bir haberdir.(Sh:76)

Hayber, Hz.Ali’nin gücünü ve kahramanlığını perçinleyen bir savaştır. Onun kaldırdığı kale kapısını, yetmiş yiğidin zor kaldırabildiği söylenirmiş.(Sh:79) Yazar daha sonra Peygamberimiz Efendimiz’in vefatına kadar yaşanan önemli olayları aynı üslup içerisinde aktarır. Ardından da sözü Rasulullah’ın şekil ve şemailine getirir. Hz. Peygamber’e mahsus yedi sıfatı şöyle sıralar: Önünü gördüğü gibi, ardını da görür. Gözü uyur, kalbi uyumaz.Gölgesi yere düşmez. Def-i hacetini toprak hemen yutar. ’Boyu yanındakinin boyu miktarınca uzar. ’Asla mükafat istemez, üstüne sinek konmaz.(Sh:92) Burada Hz. Peygamber’in diğer halleri üzerinde durulduktan sonra söz tekrar yaratılışa getirilir ve yine kaynağı meçhul bir rivayet olarak yaratılış hikayesi bu sefer, İbn Ebî Tâlib referans gösterilerek anlatılır.(Sh:93-95) Yazar, daha sonra Rasulullah’ın mucizeleri konusunu ele alır ve bu konuyla ilgili pek çok rivayet zikreder. Hz. Ali b. Ebî Tâlib’in naklettiği üç örneği bunlara misal olarak zikredelim. Peygamberimiz Efendimiz (s.a.) ile bir yolculuk yaptım. Bu yolculukta Rasulullah’tan (a.s.) üç şey gördüm ki bunlar İslam’a yerleşmiş şeylerdir. Birincisi, Rasulullah (a.s.) def-i hacet yapmak istediğinde bana, “şu ağaçlara git ve Rasulullah (a.s.) abdest almak istiyor. O’na örtü olun diye söyle” dedi. Ben ağaçlara gidip durumu söyler söylemez, ağaçlar gelip Rasulullah’ın (a.s) etrafını çevirdiler. Rasulullah (a.s.) abdestini alınca da yerlerine döndüler. İkincisi, çok susamıştım fakat su bulamıyordum. Bunun üzerine Peygamberimiz Efendimiz (a.s.) bana şöyle söyledi: “Şu dağa çık, benden selam söyle ve eğer o dağda su varsa sana su versin.” Dağa çıktım ve Rasulullah’ın (a.s.) sözünü iletir iletmez, dağ bana düzgün bir ifadeyle şöyle söyledi: “Rasulullah’a (a.s.) söyle ki Allah Teâla’nın “Ey iman edenler! Kendi nefsinizi ve ailenizi ateşten koruyun. Zira cehennemin yakıtı insanlar ve taşlardır” (Tahrîm Sûresi:6) ayeti nazil olduğundan beri, ayette geçen taşlardan olabilirim korkusuyla ağlıyorum. Bu yüzden de hiç su kalmadı.” Üçüncüsü; Peygamberimiz Efendimiz (a.s.) ile yürürken bir deve koştu geldi ve “Aman ya Rasulallah!” dedi. Bu esnada elinde kılıcıyla bir bedevi koştu geldi. Rasulullah (a.s.), olup biteni sorunca adam, “Çok para ödeyerek bu hayvanı satın aldım. Fakat bana itaat etmiyor. Ben de kesmek istedim” dedi. Bu sefer deve konuştu “Ona isyan etmek istemezdim. Fakat bu adam ve kabilesi yatsı namazını kılmadan uyuyorlar. Eğer size namazlarını kılacaklarına dair söz verirse ben de isyan etmeyeceğime söz veririm. Zira ben onların namaz kılmamalarından dolayı bir azap gelmesinden korkuyorum.” Rasulullah (a.s.) adama namazı terk etmemelerini öğütledi ve deveyi teslim etti.(Sh:98)

Yazar, Peygamber sevgisinin önemini de iki tarihî(!) anekdotla aktarır. Bunlardan birisi şudur: Kaynağı meçhûl rivayete göre Peygamberimiz Efendimiz (a.s.), Hz. Ebû Bekir’e (r.a) yüzüğünü göndererek “Lâ ilahe illallah” yazılmasını ister. Hz. Ebû Bekir yüzüğü bir yüzükçüye götürür ve “Lâ ilahe illallah Muhammedun Rasulullah” diye yazmasını ister. Sonra yüzüğün işi tamam olunca alıp Rasulullah’a (a.s.) götürür. Fakat yüzükte “Lâ ilahe illallah Muhammedun Rasulullah ve Ebû Bekir es-Sıddîk” yazıldır. Rasulullah (a.s.) “Yüzükteki bu fazlalıklar nedir?” diye sorar. Hz. Ebû Bekir: “Ya Rasulalllah! Muhammedun Rasulullah kısmını ben yazdırdım, isminizle Allah’ın isminin ayrı kalmasına gönlüm razı olmadı. Fakat diğer fazlalık bana ait değil” der. Bu esnada Cebrail (a.s.) gelir ve “Diğer fazlalığı ben yazdım. Ebû Bekir, isminizin Allah’ın isminden ayrılmasına razı olmadı. Ben de O’nun isminin sizin isminizden ayrılmasına razı olmadım” der.(Sh:100)

Yazar, daha sonra Kur’an’ın faziletlerini ve Peygamber Efendimiz’e salat-ü selam getirmenin önemini ve keyfiyetini izah ederek bu bölümü bitirir. Burada serdedilen görüşe göre Kur’an sırlar kitabıdır. Kur’an’ı okumanın ve onu öğrenmenin fazileti üzerinde durulur. Hırsızlığa karşı, yatak ıslatmaya çare olarak ve diş ağrısı, baş ağrısı gibi durumlarda hangi ayetlerin okunacağına değinildikten sonra Kur’anla amel etmenin zorunluluğunun altı çizilir ve Ebû Hureyre’den (r.a.) gelen: “Cehennemin zebanileri, ehl-i Kur’an’dan günahkar olanlara, putperestlere koştuğundan daha hızlı koşar” haberiyle bu kısım sona erer. Hz. Peygamber’e salat konusu da âyet ve rivayetlerle temellendirildikten sonra nükteli rivayetlerle süslenir. Peygamberimiz Efendimiz’e (sav) nispet edilen birini zikredelim. ’Bir melek, halkına Allah’ın gadap ettiği bir şehri helak etmekle emrolundu. Fakat melek onlara acıdı ve görevini yapmak istemedi. Bunun üzerine gadaplanan Allah, o meleğin kanatlarını kırdı. Melek bu haldeyken Cebrail (a.s) ona uğradı. Melek, Cebrail’e dert yandı. Cebrail (a.s) de Allah Teala’ya (cc) bu meleğin affının nasıl olacağını sordu. Allah, Hz. Muhammed’e (a.s) salat etmesini emretti. Bunun üzerine melek, Hz. Muhammed’e salat-ü selâm etti. Allah da onu affedip kanatlarını geri verdi.” Bir başka rivayete göre Mirac’ta Hz. Peygamber bu kanatları kırık meleği görmüş, Allah’tan tevbesinin nasıl mümkün olacağını sorup öğrenivermiş ve meleğe kanatlarını geri kazandıracak yolu bizzat kendisi göstermiştir.(Sh:108-109)

Yazar, kitabının dördüncü bölümünde ilim ve marifet, beşinci bölümünde ise teşbih, zikir, dua ve tevhid üzerinde durur. Buralarda da konuyla ilgili âyetler türlü anekdotlarla yoğrularak aktarılır. Eser, süfî nazarında nasıl bir varlık tasavvuru bulunduğunu ortaya koyan güzel örneklerden biridir. Kitap, sûfî’nin varlığa, tarihe ve bilgiye bakışındaki farklılığı çarpıcı bir biçimde gözler önüne sermektedir. Maddi varlığın ve rasyonel açıklamaların kendine yer bulamadığı sûfî bakış açısında, maddenin, tarihî olayların hatta vahyin ve muteber kaynaklarda yer alan kimi rivayetlerin tasavvur mahsulü hikayelerle süslenmesi, temel bir zihni tavır olarak gözükmektedir. Böylece fizik dünyaya ait her türlü olay ve olgu fizikötesine taşınmakta ve madde aleminde metafizik olduğu kabul edilen sanal bir hayat anlayışı geliştirilmektedir. Sembolik anlatımlar içeren hikayeler, aklın sınırlarının zorlandığı konular için geliştirilen birer izah tarzı gibi yorumlansalar bile, aslında bu sanal dünyanın gerçekleri olarak muamele gördükleri anlaşılmaktadır. Engin bir muhayyilenin ürünü olarak kabul edilmesi mümkün olan bu kabil hikayelerin, din adına piyasaya sürülmesi ve hurafelerin yayılması , Ümmet-i Muhammed için tam bir felâket olmuştur.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

(1)   Celvetiye tarikatı ile ilgili olarak bkz. TDV İslam Ansiklopedisi, VII. 273-275.

(2)   Geniş bilgi için bkz. Yılmaz, Hasan Kamil, Aziz Mahmûd Hüdâyî’, TDVİA., IV. 338-340.

(3)   Hüdâyî, Âlemin Yaratılısı, İstanbul 1997, s. 11.

(4)   Ebû Dâvûd, Sünen I-V, Çağrı Yayınları, İstanbul 1981, 34 Sunne, no: 4700 (V. 76).

(5)   Tirmizî, Sünen I-V, Çağrı Yayınlan, İstanbul 1981, 33 Kader, bab 17, no: 2155 (IV 457-458).

(6)   Aclûnî, Keşfu’1-hafâ I-JI, Beyrut, 1985, II. 169 (2007)

(7)   İbn Hanbel, Muşned I-VI, Çağrı Yayınları, İstanbul 1981, IV. 127, 185; Hüdâyî, Hge., s. 53.

8   Suyûtî, el-Câmi’u’s-Sagir- I-II, Beyrut ty., II. 64.

(9)   Suyûtî, el-Le’âlî I-II, Beyrut 1983, I. 397; Hüdâyî, age., s. 71.

İNTERNET RADYOMUZ 24 SAAT YAYINDADIR.
www.fanidunya.net